<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220</id><updated>2011-08-18T05:54:11.547-07:00</updated><category term='Cizgi Roman Piyasasindan Manzara-i Umumiye'/><title type='text'>Lami'nin Yeri</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>20</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-1265487941491892544</id><published>2011-08-08T23:31:00.000-07:00</published><updated>2011-08-08T23:35:56.778-07:00</updated><title type='text'>Sisli Hatıralar...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-LbzVLBcuvqA/TkDUro00m7I/AAAAAAAAAAw/y71ZI-VqHb0/s1600/Sismik%2B1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 175px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-LbzVLBcuvqA/TkDUro00m7I/AAAAAAAAAAw/y71ZI-VqHb0/s320/Sismik%2B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638740579626294194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerde bir haber. 100 milyon Euro’luk ‘sismik gemi’ yapılıyor, 3 boyutlu araştıracak;&lt;br /&gt;Türkiye’nin 3 boyutlu araştırmalar yapacak ilk sismik gemisinin yapımına başlandı. Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve Başbakanlığın alımını onayladığı gemi, denizlerdeki deprem araştırmalarının yanı sıra Karadeniz’deki petrol aramalarında ve KKTC-Türkiye arasında yapılacak su borusu hattının güzergâhının belirlenmesinde de kullanılacak.&lt;br /&gt;24.07.2011 – Hürrriyet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70’li yıllarda MTA’ya ait Sismik Araştırma gemisi Hora (daha sonraki ismiyle Sismik-1) pek popülerdi. Yunanlılarla aramızdaki sonu gelmeyen “it dalaşının” bir tür simgesi gibi Ege ve Akdeniz’in sularında dolanan Almanların hediyesi efsane gemi “emekliye çıkarıldığı” için MTA, hükümet nezdinde yeni bir projeye imza atmış. Bu sefer bize ait bir Sismik gemimiz olacak. Derin Sismik gemi 13000mt derinlikte araştırma yapabilecek. Haberin detaylarını ve Hora’nın tarihçesini &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=18330923 ve &lt;br /&gt;http://www.tumgazeteler.com/?a=177458&amp;cache=1  adreslerinden okuyabilirsiniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hora’nın haberini duyunca, içim ürperdi birden. Anılara daldım gittim. Biz Yüzbaşı Volkan okurları Hora’yı biraz daha yakından tanırız! Yayınlandığı sayısız serilerde hep kronolojik bir sıranın tutturulmaya çalışıldığı Volkan’ın maceraları sil baştan tekrar edildiği için, ilk dönem maceraları bolca yayınlanmıştır. Kırmızı Alarm, bunlardan bir tanesi ve benim de Volkan’ın en sevdiğim maceralarından biridir. Macera ilk kez Tay Yayınları’nın 18-21. sayılarında(05.11.1976-26.11.1976) yayınlandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-wdCgiuOkuFQ/TkDU4OPWsfI/AAAAAAAAAA4/IuT3_IOohEk/s1600/Volkan%2B2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 190px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-wdCgiuOkuFQ/TkDU4OPWsfI/AAAAAAAAAA4/IuT3_IOohEk/s320/Volkan%2B2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638740795828122098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ege’de sismik araştırmalar yapan MTA’nın Hora gemisi Yunan gemileri tarafından taciz edilmektedir. Geminin korumasını Volkan ve arkadaşlarına verirler. Yunan uçaklarıyla yaşanan nefes kesici bir “it dalaşı” sonrasında çekilen fotoğrafları inceleyen Volkan Hora’yı Yunan hücumbotlarından başka küçük bir motorun da takip ettiğini fark eder. Motora ait fotoğraflarda daha önce Akrep Yuvası isimli maceradan tanıdığımız acımasız savaş kışkırtıcısı Webster’ı teşhis eder. Bundan sonrası Midilli adasına uzanan keyifli, enfes, nostalji dolu bir maceranın başlangıcı olur. Güzel Adriana maceranın unutulmazları arasındadır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Yv1d0z5KyC4/TkDVMEAFC6I/AAAAAAAAABA/DT9A6_a6nW0/s1600/Volkan%2B1.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Yv1d0z5KyC4/TkDVMEAFC6I/AAAAAAAAABA/DT9A6_a6nW0/s320/Volkan%2B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638741136677079970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünüyorumda, bize sıcak gündemi hala Yüzbaşı Volkan maceraları sunuyor. Ali Recan işini ciddiyetle yapıp dönemin güncel olaylarını maceralara öylesine ustalıkla yedirmişki 2011 yılında da gündemi Volkan’la takip ediyoruz. Aynı tada sahip hikayeler bu gün üretilemiyor nedense. Akrep Yuvası, Paralı Askerler, Kırmızı Alarm, En Büyük Darbe, Petrol Savaşı, Kuzeyden Gelen Ölüm ve daha niceleri... Hepsi de 70’li 80’li yılların olağanüstü renkli gündeminden sımsıcak maceralarla bizleri gündeme yakın tutuyordu. Kaçırılan Başbakan isimli fasikülü okuduğumda, daha çiçeği burnunda bir ortaokul öğrencisiyken, diplomat olmayı, güncel siyasetle ilgilenmeyi kafama koymuştum. Gerçi diplomat yerine önce kimyacı sonrada çevreci oldum ama içimdeki günceli sıcağı sıcağına yaşama arzusu hiç sönmedi. O da Volkan ve Ali Recan sayesindedir. Hora ve Derin Sismik haberleri de bunun en güzel kanıtıdır.&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-1265487941491892544?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/1265487941491892544/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=1265487941491892544' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/1265487941491892544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/1265487941491892544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2011/08/sisli-hatralar.html' title='Sisli Hatıralar...'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-LbzVLBcuvqA/TkDUro00m7I/AAAAAAAAAAw/y71ZI-VqHb0/s72-c/Sismik%2B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-4096933646814422737</id><published>2011-06-04T05:16:00.000-07:00</published><updated>2011-06-04T05:19:20.676-07:00</updated><title type='text'>Yalın Tek Kahramanlı Dönem Bitiyor mu?</title><content type='html'>1950-2000'li yılların tek kahramanlı dönemi, yerini yavaş yavaş çok kahramanlı&lt;br /&gt;dönemlere(mi) bırakıyor! Son zamanlarda okuduğum Avrupa kökenli çizgi romanlarda&lt;br /&gt;ve tabiiki Bonelli eserlerinde sanki bir tek ve iyi kahramandan vazgeçme eğilimi&lt;br /&gt;gözlüyorum. Ülkemizde yayınlanan Borgia, Djin gibi çizgi romanlarda Fransa'nın&lt;br /&gt;tek kişiye bağımlı hikayelerin yanında çok kahramanlı ya da dönem öykülerinin&lt;br /&gt;popülaritesi göze çarpıyor. Benzer şekilde yeni dönem Bonelli yaratılarına&lt;br /&gt;baktığımızda tek kahramana bağlı olmayan hikayeler göze çarpmakta. Özellikle&lt;br /&gt;mini serilerde bu türde denemeler yoğun olarak göze çarpıyor. Michele Medda'nın&lt;br /&gt;yarattığı Caravan isimli çizgi roman, her ne kadar İtalyan Davide ve ailesinin&lt;br /&gt;öyküsü etrafında gelişen olaylar gibi gözükse de, aslında küçük ve ilginç&lt;br /&gt;anekdotlarla tüm Nest Point kasabası sakinlerinin birbirinden bağımsız&lt;br /&gt;öykülerinin birleşimi şeklinde bir sonuca doğru gidiyor. Nathan Never'ın bizde&lt;br /&gt;yayınlanmamış pek çok serilerine bakıldığında içinde Nathan'ın yer almadığı&lt;br /&gt;sayısız olayın anlatıldığını görüyoruz. Tek kahramana bağlı olarak yaratılmış&lt;br /&gt;yeni kahramanlarda da aslında yan olay örgüsü yoğunlukta. Büyülü Rüzgar'ın&lt;br /&gt;özellikle 40'lı sayılarından itibaren ana olay ekseni etrafında sık sık yan&lt;br /&gt;karakterlerin öyküleri birinci sıraya yerleşiyor. Hatta bazı öykülerde Ned,&lt;br /&gt;konuk oyuncu gibi duruyor. Bunun yanında anti kahramanlar da önemli ölçüde yer&lt;br /&gt;almaya başladı. Greystorm'un başrolundeki Robert Greystorm, veya tek sayılık&lt;br /&gt;Gözler ve Karanlık hikayesinin seri katil esas oğlanı, gücün aydınlık&lt;br /&gt;tarafındaki yenilmez kahramanlardan çok farklılar. Klasik kahraman bazlı Teks&lt;br /&gt;veya Zagor gibi bazı serilerdeki yan karakterler de bir şekilde asıl karakterin&lt;br /&gt;önüne geçip hikayeyi sürükleyebiliyorlar. Kahramanlar dünyasındaki&lt;br /&gt;bu-bazan-keskin geçişler son dönemlerde sıkça göze çarpıyor olsa da yine de&lt;br /&gt;değişik kahramanların birlikte rol aldığı hikayelerden özenle kaçınıldığı da bir&lt;br /&gt;gerçek. Avrupa kökenli çizgi romanlar kahraman tarzında radikal değişiklikler&lt;br /&gt;yaparak, ancak yine de team-up'lardan kaçınarak bir tarz değişikliğini okuyucu&lt;br /&gt;dünyasına sunmuş durumdalar. Bence fena da olmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-4096933646814422737?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/4096933646814422737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=4096933646814422737' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/4096933646814422737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/4096933646814422737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2011/06/yaln-tek-kahramanl-donem-bitiyor-mu.html' title='Yalın Tek Kahramanlı Dönem Bitiyor mu?'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-28520274092963744</id><published>2011-05-30T02:11:00.000-07:00</published><updated>2011-05-30T02:12:31.628-07:00</updated><title type='text'>3. Kocaeli Kitap Fuarı'nın Ardından</title><content type='html'>14-22 Mayıs 2011 tarihleri arasında Kocaeli İnterteks Uluslararası Fuar&lt;br /&gt;Merkezi’nde düzenlenen 3. Kocaeli Kitap Fuarı’nı çok güzel anılarla geride&lt;br /&gt;bıraktık. Resmi sitedeki beyana göre fuarı tam 260bin kişi ziyaret etmiş.&lt;br /&gt;Tamamiyle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin bir organizasyonu olarak gerçekleşen&lt;br /&gt;fuar, akılda daha çok ekonomik boyutuyla yer etti. TÜYAP’taki fuarın aksine&lt;br /&gt;otoparkın, girişin ve standların ücretsiz olduğu fuarın, yerleşimi itibariyle de&lt;br /&gt;dikkat çekici özellikleri vardı. Üç büyük salonun birisi tamamiyle resim&lt;br /&gt;sanatçılarına ve sahaflara ayrılmıştı. Salonlardan birinin tamamiyle sahaflara&lt;br /&gt;ayrıldığı bir kitap fuarına ben ilk kez katıldım. Kocaeli ve İstanbul sahafları&lt;br /&gt;dizi dizi dükkanları ve son derece uygun fiyatlarıyla koleksiyoncular için&lt;br /&gt;“şekerci dükkanındaki çocuk” havası yaşattılar bize. Neler yoktuki. Çizgi&lt;br /&gt;romanlar, mizah dergileri, seriyal romanlar, osmanlıcalar, afişler, plaklar,&lt;br /&gt;çocuk dergiler, magazinler, eski gazeteler, hobi eşyalar, bilim kurgular ve daha&lt;br /&gt;neler neler... Hani insan başka hiç bir salona uğramadan tüm vaktini orada&lt;br /&gt;geçirebilirdi. Ben üç günümü fuarda geçirdim ve her gittiğimde bir çanta&lt;br /&gt;doldurup geldim. Aldıklarımın çoğunluğunun sahaf tarafından olduğunu söylememe&lt;br /&gt;gerek yok tabii. Fiyatlar da öyle sahaf dükkanlarındaki ya da netteki gibi&lt;br /&gt;değildi. 2TL’den Milliyet Çocuklar, 2 TL’den Tay’ın Zagorları, 2-3TL’den Altın&lt;br /&gt;Kitap’ın hard cover klasikleri vs vs... Nette 40-50TL’den satılan 33’lük&lt;br /&gt;plakları birazda pazarlıkla 15-20 TL’den alabildik. Belediye Kocaeli ve&lt;br /&gt;İstanbul’a ücretsiz düzenli seferler koymuş. Stant sahipleri günübirlik&lt;br /&gt;İstanbul’a gidip gelebiliyorlardı. Bazılarına aradığım bir şeyleri ısmarladım,&lt;br /&gt;ertesi gün getirdiler(keyfe bak).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer salonlardan bir tanesi ağırlıklı olarak dini yayınlar yapan yayınevlerine,&lt;br /&gt;siyasi yayınlar yapan yayınevlerine ve sahaf salonunda yer bulamayan sahaflara&lt;br /&gt;ayrılmış. Burada da meraklısına kendi türünde ilginç eserlerin olduğu bir dolu&lt;br /&gt;dünya vardı. Eski ve Yeni Ahit, Sonraki İncil ve detaylı bir Kur’an-ı Kerim&lt;br /&gt;setini birarada alıp sıkı bir inceleme ve araştırma yapmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer salon genel yayıncılık yapan kurum ve kuruluşlara ayrılmış. NTV&lt;br /&gt;Yayınları, Leman, Uykusuz, Penguen yayıncıları, Tudem, TÜBİTAK ve tabiiki&lt;br /&gt;Prestij Yayıncılık çizgi roman ve benzerlerinin bulunabileceği bize daha çok&lt;br /&gt;hitap eden stantlardı. Bu arada TÜBİTAK’ta çizgi romanın ne işi var diye soracak&lt;br /&gt;olursanız, Gırgır-Fırt ekolünün efsanevi “Zihni Sinir Proceleri” nin derlendiği&lt;br /&gt;mükemmel bir albüm yapıp standa koymuşlar. Ayrıca popüler bilim kitapları&lt;br /&gt;babında Jules Verne’in nispeten az bilinen çok değerli dört romanı var, hepsi&lt;br /&gt;hard cover ciltli, hepsi sudan ucuz fiyatlara. Burada bütün vaktimi çizgi roman&lt;br /&gt;dostu Arda Yaztıoğlu ve Prestij Kitap sahibi sevgili İlhan Yılmaz’la geçirdim.&lt;br /&gt;Çiçeği burunda mağazacı ve artık “yılların” diyelim yayıncısı İlhan’la çaylı,&lt;br /&gt;simitli, açmalı muhabbet dolu saatler geçirdik. Standa uğrayan pek çok “biz&lt;br /&gt;bunları okurduk ya” diyen kişilere acayip muhabbet koyduk. Pek çoğu tanıdık olan&lt;br /&gt;misafirlerle çizgi roman muhabbetleri ettik. Bu arada bir şeyi farkettim.&lt;br /&gt;Halihazırda mevcut çizgi roman camiasının dışında olan ya da ilk kez çizgi&lt;br /&gt;romanları keşfeden insanlarla muhabbetin de bir başka tadı var. Bazı eski&lt;br /&gt;tüfeklerle sahaflardan aldıkları Pink Floyd veya Sting plakları eşliğinde&lt;br /&gt;Tommiks Teksas muhabbeti yapmak çok kıyaktı. Popüler konuk yazarların imza&lt;br /&gt;günleri ve söyleşileri oldu. Ece Temelkuran, Emre Kongar, Nilüfer, Turgut&lt;br /&gt;Özakman, İlber Ortaylı bunlardan hatırladıklarım. Arda’nın katıldığı Ece&lt;br /&gt;Temelkuran ve Nilüfer söyleşilerini de katılmak istediğim halde kaçırmışım&lt;br /&gt;haberim yokken. O kadar bolluğun içinde insan nereye saldıracağını şaşırıyor&lt;br /&gt;doğrusu. Biz oradayken Swingin 74 numaralı cildi geldi. Analdığım kadarıyla 75.&lt;br /&gt;cilt te olacak. İlhan’la hep aynı şeyi söyledik. Haşim bey sever bu işi,&lt;br /&gt;bırakmaz kolay kolay. Ne çizgi romanı ne de bizleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuar muhabbeti bu, anlat anlat bitmez. Daha detaylı bir dosyayı hazırlayıp &lt;br /&gt;Hipnoz’un yeni sayısında yayınlaması için sevgili İlhan’a söz verdim. Artık yeni&lt;br /&gt;Hipnoz’da okursunuz...&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-28520274092963744?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/28520274092963744/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=28520274092963744' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/28520274092963744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/28520274092963744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2011/05/3-kocaeli-kitap-fuarnn-ardndan.html' title='3. Kocaeli Kitap Fuarı&apos;nın Ardından'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-6299998873490028118</id><published>2011-05-26T07:10:00.000-07:00</published><updated>2011-05-26T07:11:48.678-07:00</updated><title type='text'>Zagor Dev Albüm 1 ve Diğer Bonelli Serileri</title><content type='html'>1 numaralı Zagor Dev Albüm Il Castello Nel Cielo (Gökyüzündeki Kale), 27 Mayıs 2011’de İtalya’da piyasaya verildi. “Süper Kahraman”ımızın 50. doğum yılı şerefine üretilen serinin ilk albümünün yazarı Moreno Burattini ve çizeri Marco Torricelli. Baba Ferri’nin çizdiği aylık 551. sayı da renkli olarak yayınlanıyor. Aslında Bonelli’yi Bonelli yapan iki ana karakterden birisi olan Zagor için, insan daha çok şey bekliyor. Yeni Dev Albüm serisi ve ara renkli sayı dışında şimdilik bir faaliyet yok. Umarım ortalığı şenlendirecek yeni bir şeyler daha çıkarırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünüyorumda, eski karakterlere ait serilerin sayısı öyle fazla değil. Bonelli yayınlarının en büyük kalemi Teks’in hepi topu 4 serisi mevcut mesela. Aylık, Dev(Speciale), Maxi ve Almanak. Benzer şekilde Zagor’un da dört ana serisi var(dı). Aylık, Speciale, Maxi ve Cico(Çiko). Çiko’nun kapatılmasıyla bu sayı üçe düşmüştü. Ancak yeni eklenen dev albüm serisiyle tekrardan dört oldu. Oysa yeni kahramanlara bakıyorum, biraz tutunca her birinin türlü türlü serilerini görüyoruz. Dylan Dog mesela; Tekrar serileri dahil 9 koldan yayın yapmakta. Benzer biçimde Nathan Never 10 koldan yayın yapıyor. Martin Mystere cephesinde de yine 9 farklı yayın tipi görüyoruz. Bu farklı yayın biçimlerinden bazılarının her ne kadar yayını sürmüyorsa da, her an yeni bir albüm eklenebilir durumdadır. Oysa klasik serilerden bitenlerin yayını nedense tamamen bitiyor. TÜYAP Kitap Fuarı’nda sevgili Moreno Burattini’ye Çiko serisinin yayınının sona ermesiyle ilgili sorular sormuştum. Bana Çiko serisinin çizeri Francesco Gamba’nın emekli olduğunu, böylece yayınının sona erdiğini anlatmıştı. Oysa yeni kahramanlar için bildiğim kadarıyla yazar çizerine herhangi bir bağımlılık sözkonusu değil. Hani satış kriter ve rakamları da belirleyici olmasa gerek diye düşünüyorum. Teks Bonelli’nin en çok satan yayını ama seri sayısı sınırlı. Bana göre bu durumun nedeni yeni kahramanların modern anlayışın ürünü olarak seçilmesinden kaynaklanmasıdır. Nathan Never, Martin Mystere gibi kahramanların yaşadıklarını anlatmak için farklı boyutlar, farklı evrenler yaratmak gerekiyor. Sadece Nathan evrenini betimlemek için Alfa Ajansı öykülerinden Asteroide Alfa öykülerine kadar içinde Nathan’ın olmadığı başka evrenlerdeki olayların da anlatımı gerekmektedir. Modern kahramanlar, başka serilerin oluşumunu da tetikliyor. Martin Mystere’deki Altrove serisi ve Nathan Never’ın yukarıda bahsi geçen benzer serileri bu yaklaşıma iyi birer örnektir. E bu kadar geniş evreni olduktan sonra bu evrenlerdeki farklı olayları birbirine bağlamak için de farklı anlatım biçimleri gerekli görülebilir. Martin Mystere’nin aylıklarda anlatılan pek çok gizemin çözümlerinin-ve ekstra soru işaretlerinin-yer aldığı muhteşem bir dev albüm serisi var mesela. Zagor, Teks gibi klasik kahrmanlar için de genişletilmiş evrenler, geçmişe ya da mevcut yaşananlara dair bağlamaların yapıldığı farklı anlatıma sahip başka tür seriler yapılabilir mi? Tabiiki evet! Birilerinin oturup bu işlere kafa yorması lazım. Bunu yapacak yazarlar da mevcuttur eminim(ilk adaylardan biri de, efenim benim ). Ancak Bonelli amca buna izin veriyor mu bilinmez onu da araştırmak lazım. Biliyorsunuz klasik serilerin sahipleri eserleri konusunda biraz tutucu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zagor’u dev boyutlarda ülkemizde de okuyacağımız zamanların gecikmemesi dileğiyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-6299998873490028118?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/6299998873490028118/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=6299998873490028118' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/6299998873490028118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/6299998873490028118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2011/05/zagor-dev-album-1-ve-diger-bonelli.html' title='Zagor Dev Albüm 1 ve Diğer Bonelli Serileri'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-7601902914480943998</id><published>2009-12-15T22:40:00.000-08:00</published><updated>2009-12-15T22:41:10.166-08:00</updated><title type='text'>Selen</title><content type='html'>Kıbrıs'lı yazar Aysel Gürmen, kendi kızından esinlenerek yarattığı Selen isimli bir dizi öykü kitapları serisi hazırlamış. Selen, yıllar geçtikçe öykülerle birlikte büyüdü gelişti. Son kitap Selen Büyürken'de raflarda yerini aldı. Bütün işi günü ablası ve annesi başta olmak üzere etrafındakileri çıldırtmak olan Selen isimli küçük kızın öyküleri her ne kadar küçük yaştakilere hitaben yazılmış gibi duruyorsa da büyüklere de inanılmaz bir mizah duygusu yaşatıyor. Gürmen, çizer Uğur Köse ile braraya gelerek Selen için 3 sayılık bir de çizgi roman dizisi hazırlamış. Çok bilmiş minik Selen'in öykülerini bir de çizili haliyle okumak gerçekten büyük keyif. Süpürge saçlı krakterimiz Selen etrafını çıldırtırken biz de gülmekten kırılıyoruz. İlk sayıdan bir anekdot: Selen annesinin kafasını şişirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne dayanamaz ve "kızım git biraz başımı dinleyeceğim" der ve Selen'i başından savar. Bir süre sonra Selen geri döner ve annesini tekrar sıkışltırmaya başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Söyle hadi ne dedi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne, "kim ne dedi kızım?".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selen, "başımı dinleyeceğim dedin ya, ne dedi işte ou merak ediyorum:) "...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten başarılı ve hoş çalışma. Cadılı perili hayali karakterlerin arasında günceli yakalamış müthiş bir çalışma. Keşke 3 sayıda kalmasaydı da daha çok çıksaydı... Öykü kitaplarını da çizgi romanlarını da herkese tavsiye ederim... İnternetteki satışı Kırlangıç Yayınlarında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SelamlarLami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-7601902914480943998?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/7601902914480943998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=7601902914480943998' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/7601902914480943998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/7601902914480943998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/12/selen.html' title='Selen'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-6834402902750065238</id><published>2009-12-13T13:28:00.000-08:00</published><updated>2009-12-13T13:30:32.304-08:00</updated><title type='text'>Sıfır Noktası</title><content type='html'>BİLİM KURGU ÖYKÜSÜ:&lt;br /&gt;                                              &lt;br /&gt;                                                               SIFIR NOKTASI       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Pürüzsüz ve geniş yolda, yer aracı tek başına ilerliyordu. Tekerlekler, yuvalarından  içeriye doğru kıvrılmıştı. Araç yerden 35-40cm yükseklikte, kayarak-daha doğrusu uçarak-gidiyordu. Aracın yanlarına, arkasına ve önüne sonradan takıldığı belli sağlam parçalar monte edilmişti. Bu haliyle sivil bir araçtan çok askeri bir araca benziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Yolun her iki tarafında, vahşice büyüyerek gökyüzüne uzanmış bitkiler, her yanı kaplamıştı. Artık bitki örtüsü de genetik yapının çıldırtıcı değişikliğine uymuş, şekilsiz ve ürküntü veren, fantastik cangıllar haline gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Konya çıkışından, Pozantı istikametine dönen aracı kullanan sürücü, 40 yaşlarında, oldukça dinç ve sağlam görünümlü, artık saçları iyice ağarmış bir erkekti. Bir yandan aracın kumandalarına hakim olmaya çalışırken, bir yandan da monitörlü bir cihaza bir disk yerleştiriyordu. Cihazdan uzanan bir çıkıntıyı ağzı yönüne çevirdikten sonra ağır ağır konuşmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                “Eğer bu kayıt, hala sağlam kalabilmiş birilerinin eline geçerse, tüm kuzey ve batı bölgelerinde, normal hiç kimsenin olmadığını bildiririm. Bütün canlılar, insan dahil çok tehlikeli. Yaşı genç olanlar, anlatacaklarımı çok iyi dinlesinler. Çünkü geleceği değil ama kendi yaşamlarını kurtarmak onlar için çok önemli. Çünkü... Neyse baştan alayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyıl sonlarında, komünist bloğun çökmesi ve tüm dünyanın “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen son derece sert kapitalist yaşam biçimine dönmesi, yaklaşık 45 yıl sürdü. Bu süreçte, resmi olarak değil ama ekonomik açıdan sınırlar ortadan kalktı. Tüm dünya ülkeleri birbirleri için pazar durumuna geldiler. Bilim-teknoloji destekli sanayi, her şeyi üretim ve kar eksenine oturtmuştu. Gelişme, öylesine başdöndürücü bir hız aldı ki insanlar şaşırmaya bile fırsat bulamaz hale geldiler. Artık tekerlekle giden arabalar yerine, havayı altına alıp, itici roketlerle yürüyen yer araçlarıyla “trafik” çoktan tarihe karışmıştı. Tekerlekler, uçaklar gibi sadece iniş ve kalkış için kullanılmaya başlandı. Fakat bu parlak görünümün altında “Yeni Dünya Düzeni”, bir yandan da kendi kabusunu oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüyen sanayi kuruluşları hızla birleşiyor kartelleşiyor ve küçük grupları yutuyorlardı. Oluşan karteller, yönetici sathında kendi egemen sınıflarını oluşturuyor, karşı tarafta ise, tamamiyle bu sınıfa muhtaç, onların kendilerine tanıdığı iş olanakları kadar yaşama hakkına sahip çalışan kesimler çoğalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Karteller, sonu gelmez ekonomik güçleriyle, tüm dünya ülkelerinde devlet yapısına önce belirli yollarla sızıyor, sonra yavaş yavaş tümünü ele geçirmeye başlıyordu. Polis ve asker kadrolarını özellikle el üstünde tutuyor, bu yolla güvenliklerini sağlıyorlardı. Zaten hukuk sistemleri de yavaş yavaş karteller lehine değişmeye başlamıştı. Eğitim, her şeyde olduğu gibi son derece pahalı bir hale getiriliyor, tüm askeri, endüstri ve yönetim okullarında ancak egemen sınıfların zengin insanları okuyup yetişiyordu. Dünya, net bir kutuplaşmaya doğru gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Dünya Düzeni’nin çalışan sınıfları, ölmeyecek kadar yemek, sağlık ve eğitim imkanına sahipti. İnsanların alım gücü gittikçe düşüyor, fakirlik, yeni ve garip salgın hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyordu. İnsanlar, kitleler halinde ölmeye başlamıştı. Yüksek teknolojinin desteğinde üretim yapan ve ihtiyaçlarını karşılayan egemen sınıflar, artık çalışan kesimlerin büyük bir bölümüne ihtiyaç kalmadığını düşünüyor, onların hızla artan nüfuslarının gelişmeye engel olduğuna inanıyor ve ölümlere seyirci kalmayı tercih ediyorlardı. Bazen, bu duruma isyan eden insanlar karşı çıkıyor, gösteriler düzenliyorlardı. Ama bu gösteriler de oldukça kanlı bir şekilde bastırılıyor hatta insanlar öldürülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ye ise bu düzende, 7 kartel hakimdi. Bu kuruluşlar ve yöneticileri, parlamentonun neredeyse tamamına sahipti. Askeri güçler ve yargı, onların sansürü olmadan hiç bir şey yapamayacak bir haldeydi. Nüfus, Anadolu’nun her yanına eşit dağıtılmış, sayıları çok olan çalışan kesimler, açlık, ölüm ve hastalıklarla boğuşuyordu. Tüm üretim ve kar, egemen sınıflara gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzenin isitisnaları da vardı. Çoğu bilim adamı ve aydınlar, düzene karşıt duygu ve düşünceler besliyor, ama bunu gerçekleştirmeye korkuyorlardı. Bazı çalışanlar, üst sınıflarla iyi geçinmeye çalışıyor onlara her türlü “casusluk ve benzeri hizmetler” sağlıyarak daha iyi durumda kalmayı başarıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu dalkavuklardan biri de benim babamdı. Ben, Yusuf Kamanlı, böyle bir Türkiye’de  doğmuşum. Zorunlu olan 12 yıllık eğitimimden sonra, ancak egemen sınıflardan imtiyaz koparabilen çok nadir, çalışan insanların çocuklarına nasip olacak bir fırsatı, elektronik ve bilgisayar okullarında okuma fırsatını yakalamıştım. Bu arada... Hey o da ne?”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürücü, kayıt cihazını alelacele kapatıp, hızını azaltarak bir düğmeye bastı. Araçta hafif bir sarsıntı oldu. Araç, artık telerleklerinin üstünde gidiyordu. 600-700 metre ötede, başka bir araç, yolu kesmiş bir biçimde duruyor, önünde de üniformalı ve siyah şapkalı, iriyarı üç insan duruyordu. Giydikleri üniformalar, askeri kıyafetleri andırıyordu. Hareketsiz kımıltısız öylece ayakta bekliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer araca 30 metre kala, Yusuf Kamanlı aracını durdurdu. Yan koltuğunda duran büyükçe bir tabancayı alarak, kemerinin arkasına gizledi. Adamlar, sessizce ona bakıyorlardı. Tavandan, gözlerine doğru dürbün benzeri bir aksamı indirip baktı. Yüzünde bir gülümseme oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hey, bunlar sağlam görünüyorlar. Nihayet yıllar sonra sığınaklarından çıkmış olmalılar. Yine de dikkatli olmalıyım. Beni düşman zannedebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam, aracını yavaşça sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 metre kala araçtan indi. Yine de korunma içgüdüsüyle aracını çalışır durumda bıraktı. Elleri arkada tabancasının üstündeydi. Adamlar, duygusuz bir ifadeyle bakıyorlardı. Yüzlerinde ne bir hüzün ne de sevinç vardı. Biri yana çekildi. İkisiyle şimdi karşı karşıyaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Merhaba. Ne diyeceğimi bilemiyorum ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden yandaki adam, nerden çıkardığını anlayamadığı bir sopayı kaldırıp Yusuf Kamanlı’nın kafasına doğru savurdu. Yusuf, tüm içgüdüleriyle üçünü birden gözlediğinden, sopa kalkarken farketmiş, yana doğru eğilmeyi başarmıştı. Fakat sopa başı yerine böğrüne müthiş bir hızla inmişti. Yere düşerken Yusuf, ciğerlerinin ezildiğini hissetmiş, yüzü acıdan morlaşmıştı. Bir insan nasıl bu kadar kuvvetli olabilirdi? Bunun bir tek açıklaması olabilirdi. Yoksa, hayır!....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç adam, hayvansı hırıltılar çıkararak Yusuf  Kamanlı’nın üstüne atıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf, duyduğu tüm acıya rağmen, bir eliyle tabancasını çekip bir el ateş edebilmişti. Üstündekilerden birinin, sırtından tüm iç organları dışarı fırlarken adam üstüne devrilmişti. Diğer ikisinin, cesedi üstünden kaldırmaya uğraşmaları Yusuf’a bir kaç saniye kazandırmıştı. Fakat bu arada bir tanesi atılarak tabancalı koluna iri dişlerini geçirmiş kolu parçalamıştı. Yusuf&lt;a style="mso-comment-reference: YU_1"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a language="JavaScript" class="msocomanchor" id="_anchor_1" onmouseover="msoCommentShow('_anchor_1','_com_1')" onmouseout="msoCommentHide('_com_1')" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=1199931305741402220#_msocom_1" name="_msoanchor_1"&gt;[YU1]&lt;/a&gt; , can havliyle adamın suratını avuçlayınca garip bir şey oldu. Adamın yüzünü kaplayan deri avucuna geldi. Maskenin altından, hayvana benzer, köpek gibi sivri dişleri olan, tüysüz korkunç bir surat çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Olamaz! Nasıl akıl edebildiniz bunu?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf, umutsuzca inlerken diğeri de maskesini çıkarıp, dişleriyle  boğazına doğru eğilmeye başlamıştı. Tam o sırada ağaçların arasından, müthiş bir kükreme duyuldu. İki metreye yakın büyüklükte, hayvandan çok canavara benzeyen bir yaratık, adamların üstüne atıldı. Yaratık adamlarla uğraşırken, Yusuf, böğründeki ve kolundaki müthiş acıya rağmen kalkıp, arabaya doğru yürüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratığın adamları paramparça etmesi bir kaç saniye sürmüştü. Kafasını Yusuf’un aracına doğru kaldırdı. Bu arada Yusuf, aracını kaldırmış ve iki saniyede 200km hıza erişmiş bir biçimde geliyordu. Hayvanın kafasını kaldırmasıyla çarpması bir oldu. Yusuf bir an sonra geriye dönüp baktığında, hayvanın tekrar ayağa kalkmaya çalıştığını gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yolda kimseler yoktu. Gün ortasında bir kabus yaşamıştı. Yusuf, tekrar kayıt cihazına uzandı ve açtı:&lt;br /&gt;“Üç mutant’ın saldırısına uğradım. Yüzlerine insan maskeleri geçirmişlerdi. Böyle bir şeyi akıl edebilmeleri çok garip. Şansımın ve bir zamanlar köpek diye bilinen bir canlı türünün yardımıyla kurtulmayı başardım. Şimdiye kadar uğradığım en tehlikeli saldırı bu oldu. Silahlarımdan birini orada bıraktım. Allah’tan yedeklerim var. Kara Toprak Yaylası’nda elektronik kamp kurup yaralarımı tedavi edeceğim. Sanırım bir günümü alacak. Çok canım yanıyor...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf, cihazı kapatıp, az sonra Kara Toprak yazılı levhadan sağa döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mutant saldırısından bu yana yaklaşık 30 saat geçti. Yaralarım hemen hemen iyileşti. Adana-Mersin ve tekrar İncirlik rotasında oldukça yavaş ilerliyorum. Hala “ormanlık bölgelere çekilmemiş” normal insanlarla karşılaşmayı umuyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu umudu canlı tutmaya çalışıyorum. 17 yıldır bir tekine bile rastlamadım çünkü...&lt;br /&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21. yüzyılın ortalarına doğru, dünya genelinde sömürülen insanlarda bazı sosyal kıpırdanmalar başladı. İnsanlar biraraya toplanıyor, belli merkezlere saldırılar düzenliyorlardı. Hatta egemen sınıf insanlarından bazılarını öldürmüşlerdi bile. İnsanlar, geleceğin varoşlarından çıkıp düzenin kabusu olmaya başlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Kısa süre içinde patlamalar büyüyüp, bazı ülkelerde iç savaşlar haline dönüştü. Askeri kuvvetlerden bazı aydın subayların da isyancılara katılmasıyla çoğu ülkelerde sistemler çabucak el değiştirdi. Dünya tekrar iki kutuplu haline geri döndü. Bir yanda sömüren-sömürülen esasına dayalı klasik sistemler, diğer yanda, daha eşitlikçi “Yeni Özgür Cumhuriyetler” oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Türkiye, klasik “Yeni Dünya Düzeni”’ni devam ettirmeyi seçmişti. Türk insanı isyan etmek yerine egemen sınıfların güdümünde yaşamayı seçmişti. Bu arada ayrılan blok ülkeleri arasında yine ideolojik sürtüşmeler baş göstermiş, devletler karşılıklı silahlanmaya başlamışlardı. Bu defa nükleer silahların yanında çok tehlikeli ve hiç denenmemiş biyolojik silahlar da sahnedeydi. Üstelik bu silahlar caydırıcı değil, ilk fırsatta kullanım amaçlı üretiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Meslek okulunu bitireceğim sıralar, hayatımın en değerli varlığını tanıdım. Türk başkentinin tarihinden gelme ismiyle Misket, siyah saçlı, uzun boylu, kara gözlü çok güzel bir kızdı. Onunla bir eğlencede tanışmıştım. O da benim gibi imtiyaz sahibi bir işçinin çocuğuydu. Görür görmez ona vurulmuştum. Fakat, ilk başlarda aşkıma karşılık alamadım. Geceler boyu bunalıma giriyor, kafamı duvarlara vuracak hale geliyordum. O ise benimle çok az konuşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Bir gün her şeyi onun ağzından öğrenmeyi başardım. Aslında o da beni seviyordu. Fakat aramızda büyük bir engel vardı. 3 numaralı büyük kartelin patronlarından birinin oğlu da ona aşık olmuş onu istiyordu. Misket’in kolaylıkla okuma imkanı elde etmesinin nedeni de buydu. Bu, ikimiz için de, bir yıkımdı. Çünkü Misket’in onu geri çevirmesi söz konusu bile olamazdı. Aksi takdirde büyük ihtimalle onu öldürürlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Bu arada benim Misket’le olan ilişkim öğrenilmişti. Büyük bir öfkeye kapılan rakibim derhal önlem aldırmıştı. Bir kaç defa saldırıya uğradım. Bir ara çok kötü dövüldüm. Ama aşkımdan vazgeçmemiştim. Bu yüzden öldürüleceğimi anlayınca memleketim olan Nevşehir’e kaçtım. Misket’e de dönüp onu alacağıma dair söz verdim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapadokya’da, tarihi yeraltı mağaraları vardır. Çocukluğumda orada yerden yaklaşık 50 metre aşağıda çok büyük bir mağara keşfetmiştim. Mağaranın tüm çıkışlarını kapatmış, yalnızca bir tek girişi ağaçlarla kapatmıştım. Burası yıllarca benim gizli sığınağım olmuştu. Yıllar boyunca eğitimim arttıkça, mağarayı elektronik ve elektrikli aksamla donattım. Orası benim tapusuz yurdum gibiydi. Hatta bir gün, dışarıyla hava irtibatını kesip, bir hava jeneratörünü yerleştirmiştim. Böylece, bu mağarayı herhangi bir uygarlığın keşfinden korudum. Ayrıca dışarıyla haberleşme olanakları oluşturdum. Açılış şifresini sadece benim bildiğim bir elektronik kapı yapmıştım.  Sırrımı, benden başka sadece Misket biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gizli sığınağıma, aylarca yetecek yiyecek, doğum kontrol hapları ve diğer gereksinimlerimi doldurdum. Daha sonra Ankara’ya dönüp, o gece Misket’i kaçırdım. Daha doğrusu bir yer aracı kiralayıp birlikte kaçtık. Gece, yollar oldukça tehlikeliydi. Allah’tan hiç bir engelle karşılaşmadan 20 dakika’da Kapadokya’ya geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sığınağımızda, gözlerden uzak evlendik ve tam dört ay orada kaldık. Kanunlara göre üç ay boyunca herhangi bir vatandaş gidip varlığını bildirmezse, kaydı siliniyordu. Bu da onun için ölüm demekti. Çünkü hiç bir ihtiyacını kimliği olmadan satın alamazdı. Yakalandığında da çok büyük cezası vardı. Dördüncü aydan sonra, dışarı çıktık. Mağaraya kurduğum yapay solar sistem, gün ışığının gözlerimize zarar vermesini önlemişti. Artık kayıtlı olmayan bir çift olarak “Özgür Cumhuriyetler”den birine kaçmanın yollarını arayacaktık. Fakat, bir tuhaflık vardı. Ortada kimseler görünmüyordu. Yayan geçtiğimiz bir kasaba da terkedilmiş gibiydi. Kalan tek tük insanlar konuşamayacak kadar hasta ya da ölmüşlerdi. Daha sonra Nevşehir yakınlarında bir haberleşme üssüne geceyi geçirmek için girdik. Burada da herkes ölmüştü. Korkulu bir ölüm salgını vardı sanki. Derhal haberleşme ağına girip, bütün gerçekleri öğrendik. Öğrendiklerimiz karşısında donakalmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz mağaradayken, dünyadaki iki sistem büyük savaşı başlatmışlardı. Önce nükleer silahlar kullanılmıştı. Karşılıklı tüm büyük şehirleri yok etmişlerdi. Artık İstanbul, Ankara, New York, Londra Budapeşte ve diğer büyük kentler yoktu. Dünyanın yarısı çöl haline gelmiş, milyarlarca insan ölmüştü. Kurtulan az sayıda insan, büyük bir öfkeyle savaşı devam ettirmiş birbirlerine karşı, yeni geliştirilen biyolojik silahları kullanmışlardı. İlk belirlemelere göre sağ kalan çok az insan olmuştu. Fakat onların da genotipi hızla değişiyordu. Türkiye sağ blok sistem müttefiki olarak, savaşın tam ortasında yer almış, Diyarbakır, Bandırma ve Adana-İncirlik Uzay üsleri 1. derecede kullanılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyolojik silahlara karşı en büyük direnişi varoşlarda yaşayan sefil insanlar göstermişti. Zira uzun yıllar süren ölümcül hastalıklar, bu insanlarda bir çeşit bağışıklık yaratmıştı. Fakat bu insanlarda da genlere bağlı yıpranmalar veya değişmeler oluşmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Misket’le dakikalarca birbirimize sarılıp öylece bekledik. Artık kimsemiz yoktu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam iki yıl, Türkiye ve çevre ülkeleri dolaştık. Nükleer silahların erişemediği yerlerde, enerji kaynakları, elektronik donanımlar ve yiyecek stokları olduğu gibi duruyordu. İnsanların bunları kullanacak zamanı olmamıştı anlaşılan. Halimize şükredip geziyorduk. Ta ki o korkunç günler başlayana kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyolojik silahların etkilediği canlıların-insan, hayvan, bitki-genetik yapısı değişiyor, kas iskelet ve hormonları güçleniyor ancak beyin yapısı dumura uğruyordu. İnsanlar, sivri dişleri, irileşmiş bedenleri, pul pul olmuş derileri ve dışarı vurmuş sivri kemiksi çıkıntılarıyla korkunç yaratıklar haline geliyordu. Beyinler, yavaş yavaş fonksiyonlarını yitirdiği için insanlar-artık onlar birer mutanttı-konuşamıyor, hırlıyor, saldırganlaşıyor ve önlerine çıkan her türlü canlıyı-bazen birbirlerini-parçalıyor ve yiyorlardı. İnsanı andıran çok az özellikleri kalmıştı. Ateş yakmayı biliyor, kurbanlarını pişirerek yemeyi şimdilik ihmal etmiyorlardı. Tarih, hızla geriye doğru gidiyordu. Yeryüzü, bir kabusa dönüşmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misket’le ikimiz, mağaranın izole atmosferinde gazlardan korunmuştuk. Çıktığımızda gaz konsantrasyonu nerdeyse tükeniyordu. Ancak az da olsa bizi de etkilemişti. Vücutlarımız, biraz daha sertleşmiş, yaralarımız daha çabuk iyileşiyordu. Beyinlerimizde herhangi bir hasar hissetmemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar için durum, daha da korkunçtu. Küçük kediler, tarih öncesi canavarlara dönüşmüşlerdi. Artık hiç bir yer güvenli değildi. Normal hiç kimseye rastlayamıyorduk. Yanımızda sürekli ağır silahlar taşıyorduk.&lt;br /&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gece, Torosların eteklerinde kamp kurduk. Ben, su bulmak için aşağıda gördüğüm bir dereye doğru gittim. Misket’ te yemek hazırlayacaktı. Biraz sonra döndüğümde gördüğüm manzara bu gün bile hala düşlerime giriyor. Hatırladıkça titriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç mutant, yaktıkları büyük bir ateşin ortasına kurdukları bir direkte bir bedeni yakıyorlardı. Ağızlarından korkunç hırıltılar çıkıyordu. Ateşteki bedenin boynunda sallanan kolyeyi gördüğümde, dizlerimin titrediğini, dermanımın kesildiğini hissettim. O’nu yakıyorlardı! Misket’im ölmüştü! Birden ağlamak istedim ama gözlerimden yaş gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtımdaki ağır silahı nasıl kavradığımı, grubun içine nasıl daldığımı hatırlamıyorum. Otomatik ateşleyiciyi çalıştırmış, döndükçe parçalanan kafaları, göğüsleri, kolları, bacakları seyrediyor, çıldırmış gibi bağırıyordum. Sonuncu mutantın kaçmaya çalıştığını gördüm. Ateş ederek bacağını parçalayıp yakaladım onu. Yemek kesmek için kullandığım lazer bıçakla, onu küçük parçalara ayırdım. O ölene kadar her bağırdığında ben de bağırıyor, üstünde tepiniyordum. Manzara, tam bir vahşetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda bir taşın üstüne oturup ormandan gelen sesleri dinlemeye başladım. Sağa sola, gökyüzüne bakıyor, hiç bir şey görmüyordum. Sabaha kadar öylece oturmuşum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misket’in ölümünden bu yana tam 15 yıl geçti. Artık normal insanlarla karşılaşabileceğim umudumu yitiriyorum. Bu vahşi dünyada yapayalnızım. Ne yapacağımı bilemiyorum. O’nu çok özlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar aşağı yukarı tüm dünyayı dolaştım. Normal hiç kimseyle karşılaşmadım. Savaşta sığınaklarda kalmış askeri personel, mutantlarca bulunup öldürülmüş. Bundan sonra normal bir insan olarak yaşamanın anlamı olup olmadığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara sahrasından bu yana, üç mutant saldırısına uğradım. Birinde ciddi şekilde yaralandım. Şimdi de ani bir kararla, bu hüzünlü sonun başlangıç noktalarından biri olan İncirlik Askeri Uzay Üssü’ne gidiyorum. Biraz sonra kaderimin tarihini öğreneceğim...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürücü, yavaşça kayıt cihazını kapattı ve tekerleklerini açtı. Araç, giriş yolunun başında, göğe uzanmış devasa “İNCİRLİK ASKERİ UZAY ÜSSÜ” yazan bölgeye girdi. Biraz sonra dev binalardan birinin önünde durdu. Giriş şifresini çözmesi pek zor olmadı. Birdenbire arkasında bazı sesler duydu. Döndüğünde, pek çok mutantın bahçelerden binalara doğru geldiğini gördü. Hemen içeriye girip, kapıyı kapattı.&lt;br /&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana bilgisayarı bulmuş ve kayıtlara girmişti. Nükleer savaşı, gaz emisyonunu, her şeyi öğrenmişti. Monitöre donuk donuk bakıyordu. Birden gözüne bir mesaj ilişti. Açtığında, zenci bir asker görüntüsü belirdi. Asker, ingilizce konuşuyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu mesajı alan kimseye, insanlık için hiç bir umut kalmadığını bildiririm. Uzay istasyonlarındaki son insanlar bir daha dönmemek üzere uzaya açıldılar. Ben burada müttefik Adana üssündeki son görevliyim. Mutantlar, duvarlara tırmanmayı ve pencereleri öğrenmişler. Kaçamayacağım galiba. Dinleyin. Hala dünyanın 5000 stratejik noktasında nükleer silahlar hazır bekliyor. Bu bölgelere ve mutantların yoğun olduğu bölgeleri gösterir programlara giriş şifresi, “saldırı”. Mutant bölgeleri yok edilmeli. Hızla ürüyorlar. Bu silahları net ağıyla, istediğiniz biçimde birbirine bağlayabilirsiniz. Ben başaramayacağım galiba. Geliyorlar. Hayır....”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden mesaj gürültüler ve bağırışlar içinde kesildi. Yusuf, derhal programı yeniden çalıştırmak için kontrollara abandı. Bu arada mutantlar tırmanmaya ve kapıları zorlamaya başlamışlardı. Yusuf’un elleri müthiş bir hızla çalışıyor, şakakları terliyordu. Bir süre sonra büyük ekranda dünya haritası ve üzerindeki 5000 stratejik nokta yanıp sönmeye başlamıştı. Bilgisayarda bir komut belirdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SALDIRI BÖLGELERİNİ SEÇİN.”&lt;br /&gt;“HEPSİ”, diye yazdı Yusuf.&lt;br /&gt;“SALDIRI PROJE İSMİNİ YAZIN”, Yusuf bir an dalmış gibi düşündü ve:&lt;br /&gt;“MİSKET”, diye yazıp okeyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SALDIRI GERİ SAYIM SÜRESİNİ YAZIN”. Aşağı kat pencerelerinden içeri yavaş yavaş mutantlar doluşuyordu. Yusuf, hiç kıpırdamadan dinledi. Sonra, “1DAKİKA” yazıp onayladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden salondaki bütün işaret düdükleri çalmaya başladı. Mekanik bir kadın sesi salonu doldurdu: “GERİ SAYIM BAŞLADI. 60, 59, 58,...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf, monitörü kapatıp geriye döndü. Onlarca mutant hırlayarak kendisine doğru koşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“32, 31, 30,....”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzünde, derin bir tebessüm belirdi. “Geliyorum Misket. Bekle beni”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“9, 8, 7,...”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutantlar, adamın üstüne atıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarmal galaksinin kenar bölgesindeki yıldız sisteminde bir patlama oldu. Yıldıza 3. uzaklıktaki gezegen, büyük bir patlamayla su ve kaya moleküllerini uzaya saçarak parçalandı. Dağılan parçalar, karanlık uzay boşluğunda yüzmeye başladılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                      29.05.1997; İZMİT&lt;br /&gt;                                                                                                         Lami Tiryaki&lt;br /&gt;                                                                                                                                                                 &lt;br /&gt;&lt;a name="_msocom_1"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;a class="msocomoff" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=1199931305741402220#_msoanchor_1"&gt;[YU1]&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-6834402902750065238?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/6834402902750065238/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=6834402902750065238' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/6834402902750065238'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/6834402902750065238'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/12/sfr-noktas.html' title='Sıfır Noktası'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-8968758696895718904</id><published>2009-12-10T22:56:00.000-08:00</published><updated>2009-12-10T22:57:02.116-08:00</updated><title type='text'>Altın Kitaplar Yayınevi 50 Yaşında</title><content type='html'>&lt;p&gt;Ülkemiz çocuk ve best seller kitapların sahipliğini yapan bana göre gelmiş geçmiş bir numaralı yayınevi Altın Kitaplar 50. yaşını kutluyor. Yıldönümü nedeniyle ünlü yazar Dan Brown'da Türkiye'de ve Kayıp Sembol kitabının piyasaya verilişini başlatacak. Benim yaşımda olup ta Altın Kitaplar'dan çıkan maceralardan bir kaçını alıp okumayan herhalde yoktur. Bir zamanların hard-cover üstüne kuşe kapaklı ve sırttan dikişli ciltlemeleriyle bu gün bile aşılamamış bir kalitenin sahibidir yayınevi. Günümüzde bu tarzda ciltlenip basılan kitaplarımız "lüks" sınıfında inanılmaz fiyatlara satılıyor. Çoğu Aslan Şükür imzalı nefis kapaklarıyla Jules Verne kitapları, yerli bilim kurgular, dünya best seller kitapları hala inanılmaz bir koleksiyon değerine sahiptir. Kitaplığımda yerimin müsaade ettiği ölçüde ben de bulabildiklerimi alıp saklıyorum. 30-40 yıllık kitaplar renklerinin sararması dışında hiç bir kondüsyon eksikliği olmadan hala okunabilir hala saklanabilir pırıl pırıl mükemmel durumdadır. Günümüzde de popüler edebiyatın vazgeçilmez sahibi olan Altın Yayınevimize nice başarı dolu yıllar dilerim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;SelamlarLami  &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-8968758696895718904?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/8968758696895718904/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=8968758696895718904' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/8968758696895718904'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/8968758696895718904'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/12/altn-kitaplar-yaynevi-50-yasnda.html' title='Altın Kitaplar Yayınevi 50 Yaşında'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-743790050437749031</id><published>2009-09-02T23:34:00.000-07:00</published><updated>2009-09-02T23:39:50.832-07:00</updated><title type='text'>"Seri Tamamlayan" Yayınevi; Hozcomics</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vOnWGlXNzbs/Sp9kpNSZU7I/AAAAAAAAAAM/wh682m-wpDA/s1600-h/Swing+-+Final.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5377127139207893938" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 243px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_vOnWGlXNzbs/Sp9kpNSZU7I/AAAAAAAAAAM/wh682m-wpDA/s320/Swing+-+Final.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hozcomics yayınevi tarafından yayınlanan esseGesse Kaptan Swing dizisi bir kaç sayı sonra bitecek. Sonuncusu 130 sayfalık tek öykü olmak üzere(L'Ultima Vittoria-Son Zafer) toplam 281 macera. Hozcomics'i diziyi sonuna kadar götürme kararlılığından dolayı kutlamak gerek. Yayınevi sahibi Sn Haşim Öz'le, Fatih Okta aracılığıyla tanışma fırsatı bulmuştum. DVD ve çizgi romanlarla dolu sevimli bir şekilde dekore edilmiş evinde güzel bir sohbet yapmıştık. esseGesse çizgi romanlarına olan hayranlığını gözlerinden okumuştum. İkide bir Lalkitap'a olan hayranlığından bahsedip duruyordu kendi değerinden habersiz bir şekilde. Lalkitap'ın kendisini heveslendirdiğini desteklediğini anlatmıştı durmadan. Oysa kendi değerini küçümsemek gibi bir alçak gönüllülük ettiğinin farkında değildi kanımca. Zagor, Martin Mystere gibi "satışı garantili" ürünlerin yayınını yapmak yerine Tommiks-Teksas-Swing gibi ülkemizde defalarca basılıp artık neredeyse ezberlenmiş serileri ilk defa olarak baştan sona düzenli bir şekilde basıp aslına uygun bir edisyonla piyasaya girerek yeldeğirmenlerine savaş açtığını hiç söylemiyordu. Başlarda bu seriler biter mi acaba diye çok düşündüğüm oldu. Ama bitti işte. esseGesse Tommiks bitti. esseGese Teksas bittiği gibi bir miktar da Fransız edisyonunu koyduk raflarımıza. Tommiks-Teksas'ın 14'er adet kaliteli ve renkli basımını gördü bu gözler. Kaptan Swing'in renkli 100. sayısını çok kaliteli bir edisyonla ele geçirdik sonunda. Hozcomics Türkiye'deçizgi romana adını veren serileri 21. yüzyılda yaşatmayı ve gündemde tutmayı başardı. Bundan başka Bella Bronco gibi muhteşem bir western mini serisini de arada bize armağan etti. Tüm bu serilere bakınca Hozcomics'i, "seri tamamlayan" yayınevi diye adlandırabiliriz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikleri yok muydu? Tabiiki vardı. Mesela Frankofon Teksas'larda yaptığı gibi Swing'lerin de aralarına renkli birer kapak hiç fena olmazdı. Hele o beşli edisyonlarda. Kitaba biraz daha fazla "ruh verirdi" diye düşünüyorum. Daha fazla sunuş yazısı olabilirdi. Daha fazla magazin, resim, dokümanter olabilirdi. Kapak seçimleri daha özenli, daha afiş gibi olanlardan yapılabilirdi. Tommiks'in, Blek'in, Kaptan'ın dev posterleri basılıp hediye edilebilirdi(bir poster çalışması oldu ama pek bir yapay durdu). Şu olabilirdi, bu olabilirdi falan filan... Biz olanlara bakmayı tercih ediyoruz, etmeliyiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde Swing'in daha önce Aksoy tarafından basılan ilk maceralarının da basılıp basılmayacağı üzerine bir anket var. Benim bildiğim Haşim Bey bu fikri kafasında toparlayıp uygulamaya geçirmek için tüm hazırlıklarını tamamlamıştır da okuyucuya danışma faslını gerçekleştiriyordur... O sayılar basılacak gibi geliyor bana. Ancak hala piyasada çokça bulunan Aksoy takımını yeniden basmak yerine Bonelli'den çıkan 11 adet Swing-Speciale'yi (ekleriyle birlikte lütfen) basmak daha güzel olurdu. Tabii Hozcomics'in bunları da düşünüp düşünmediğini bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hozcomics'e bizlere armağan ettiği bu güzel "tamamlanmış seriler" nedeniyle teşekkür ederiz. Yayınevine uzun ömürler dileriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-743790050437749031?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/743790050437749031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=743790050437749031' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/743790050437749031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/743790050437749031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/09/seri-tamamlayan-yaynevi-hozcomics.html' title='&quot;Seri Tamamlayan&quot; Yayınevi; Hozcomics'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vOnWGlXNzbs/Sp9kpNSZU7I/AAAAAAAAAAM/wh682m-wpDA/s72-c/Swing+-+Final.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-5126596852695079749</id><published>2009-08-26T05:52:00.001-07:00</published><updated>2009-08-26T05:52:43.641-07:00</updated><title type='text'>Teks dalya dedi...</title><content type='html'>Teks 100. Renkli sayısıyla 186'lık Ceylan serisinden bu yana Türkiye'de ilk kez Dalya dedi. Üstelik son bir kaç sayısını saymazsak Türkiye'de aylık olarak yayınlanıp 100. sayıyı yakalayan galiba ilk çizgi roman.  Speciale Dev Albüm 15'te de renkli bir Teks macerası okumuştuk ama Joe Kubert'in comicsvari soğuk çizimleri dolayısıyla doğrusu pek hazzetmemiştim. Amerika bağlantılı olduğu için Kit Karson'a macerada yer verilmemesi, öykünün neredeyse klasik basit bir intikam hikayesi olması, alıştığımız tipik Teks çizim ve macera örrgüsünün olmaması bana biraz "yabancı" gelmişti. Hatta hikayenin sonunda Teks kendi topraklarına geri dönerken sanki başka bir yayıncıdan Bonelli'ye dönüyormuş gibi bir his yaşadım! Bence biz ilk defa "Bonelli usulü renkli bir Teks kitabı"yla başbaşayız.&lt;br /&gt;Kitabı incelediğimizde, jenerik sayfasının tek renk-sarı-olduğu görülüyor. Orijinalinin böyle olup olmadığını bilmiyorum ancak zamanında Karakoç fasiküllerinin arkasında bu sayfayı aynı renkte bol bol görmüştük. O nedenle jenerik sayfasında bir sürpriz yok. Maceranın ilk ve son yaprağı suluboya gibi bir teknikle renklendirilmiş. Gerisi bildiğimiz Bonelli usulü renklendirme. Renklendirmeyi kimin yaptığı yazmıyor kitapta. Kapağın sol altındaki "Tamamı Renkli Macera" bandı Villa'nın imzasının alt köşesini hafifçe yalamış. Kitabın kağıt kalitesi çok güzel, 1. hamur. Gönül isterdiki bir de güzel sunuş yazısı olsun ve hiç olmazsa bu sayıya mahsus ara başlıklar uçurulmasın, ama her istediğimiz olmuyor işte!.. Fiyat diğer sayılarla aynı. İşte bu sürpriz oldu. Gerçi bir başka açıdan son yapılan zamla bize eşeğini önce kaybettirip sonra bulmuş muamelesi çekildiği düşünülebilir. Ama yine de Allah daha beterinden saklasın demek lazım!  &lt;br /&gt;Neyse, yeni milenyumun bu ilk 100. sayısına hoş geldin diyoruz, darısının sırasını bekleyen Zagor ve Martin'in başına olmasını diliyoruz.&lt;br /&gt;SelamlarLami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-5126596852695079749?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/5126596852695079749/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=5126596852695079749' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/5126596852695079749'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/5126596852695079749'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/08/teks-dalya-dedi.html' title='Teks dalya dedi...'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-1197546384997806390</id><published>2009-06-04T00:03:00.000-07:00</published><updated>2009-06-04T22:57:21.583-07:00</updated><title type='text'>Yağmur</title><content type='html'>2009 Haziran ayında piyasaya çıkan Zagor Klasik maceralar dizisinin 35. cildinde gerçek anlamda klasik ve büyüleyici bir macerayla birlikteyiz. Yayınevi tarafından Öldüren Delilik(Folia Omicido) ismiyle türkçemize kazandırılan Yağmur(ben Tay zamanında verilmiş olan bu enfes ismi daha çok seviyorum) başlıklı bu öykü gerçek bir Zagor Efsanesi olmasının yanısıra benim için farklı öneme haiz bir maceradır. Çünkü 9 yaşımdayken çizgi roman okumaya ben bu macerayla başladım. Öyle sanıyorumki Yağmur yerine başka bir öyküyle başlamış olsaydım çizgi roman üzerine zihnimde yerleşen temeller daha zayıf olacaktı. Böylesine klostrofobik, fantastik ve insanı saran tüm ögelerin biraraya getirildiği efsane öykünün olduğu Zagor cildini Abdullah Dağ isimli bir arkadaştan ödünç alıp okumuştum. 70'li yıllardaki bir çocuğun, yani benim zihnimdeki fantastik Urfa evreni içinde, günlerce aklımdan çıkmamıştı. Lost dizisini izleyenler dizinin bölümlerini bir solukta izleyip yaşanan fantastik olaylar karşısında büyüleniyorlar. Ama yine de o evrenin bir izleyicisi olduklarının farkındalar. Oysa ben Yağmur'u okuduğumda, yaşanan olayların Urfa'nın kuzeyini çevreleyen Karacadağın ötesinde yaşandığına, geceleri penceremden Büyücü Kandraks'ın beni izlediğine inanıyordum. Okuduğum her bir kareyi derste, evde, işte sürekli yaşıyordum beynimin içinde... Gerek yayınlandığı dönem itibariyle, gerek Guido Nolitta'nın artık oturmuş senaryo stiliyle ve nihayet usta Ferri'nin olağanüstü çizgileriyle biçimlenen öykü hala Zagor efsaneleri arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurlu bir bahar günü kasabanın ana caddesi çamur içindedir. Hava güneşli ama bir o kadar da kasvetlidir. Bir takım iri kıyım kuvvetli adamlar bu sıkıntılı havayı fırsata dönüştürüp kasabanın kadınlarını sırtlanarak caddenin karşısına geçirmekte ve günlüğü doğrultmaktadırlar. Ancak bu manzara kasabanın çamurlu sokaklarında dolaşan tanıdık biri için başka anlamlar da içermektedir. Dostumuz Çiko, aç bilaç kasabada dolaşırken "hamalların yaptığı işi görür!!!". Hem Mayıs sıkıntısı, hem de açlık! Tahmin edilebileceği üzere aç karnını doyurmanın peşinde, başka şey düşünemeyen dostumuz anında kendini araziye uydurur ve hamalların arasına katılır. Sonrasında olayları tahmin etmek zor değil. Ancak iş o kadarla da bitmez. Müthiş dedektifimiz Bat Batterton'un katıldığı ve çamur üstünde sırat köprüsü gibi bir tahtanın üstünde gerçekleşen muazzam silahşör gösterisi ile perçinlenen girişteki olaylar 40 sayfaya yakın bir Çiko sayısı gibidir. Sonradan ortaya çıkan Zagor adeta "üstüne biçilmiş rolü" oyanmaktan öteye gidemez. Çiko ve Bat harika performanslar sergilerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında Amerika'ya eski Kelt uygarlığının izlerini araştırmaya gelen Profesör Charles Mc Leod'la tanışma, ilginç bir konvoy eşliğinde geçen yol hikayesi, bir seri katil (Çiko'nun seri katilin kimliğini teşhis ettiği sahneler unutulur gibi değil) ve nihayet Colemanların çiftliği!.. Konvoy'da aralarına katılan Kazamkürek Bill'de bu arada kadroyu tamamlamış olur. Bu kadar "star"ın biraraya gelmesiyle oluşacak hikayenin sıradan olması zaten imkansızdır. Colemanların çiftliğinde gelişen olaylar tüyler ürpertici, biraz komik, ve son derece çekicidir. Özellikle çiftlik sahibesi sayabileceğimiz Margie Coleman Ferri'nin fırça darbeleriyle güzelliğine güzellik katılmış gibi durur. Çiftlikte geçen günler, eski kelt uygarlıklarının kalıntılarının yörede estirdiği dehşet, kızılderili Musky Han liderliğindeki "kızıl fırtına" öylesine hızlı ve sürükleyici gerçekleşirki kitaptan kafayı kaldırdığımızda önümüzde Mc Leod'un kelt efsanelerini anlatırken yüzüne düşen gölgeler(Ferri gölgelendirmeyle gizem oluşturma konusunda gerçekten bir dahi) gözünüzün önünden gitmiyor. Hikayenin bu bölümleri Martin Mystere hayranlarını oldukça tatmin edecek gibi duruyor. Önemli bir ayrıntı da Zagor'un öyküye yerleştirilme biçimidir. Pek çok silahşör, uzman ve diğer karakterler önemli oranda rol kapmış olmasına rağmen Zagor olayların ekseninde kalmayı ve herkesin güvenliği ve kurtuluş için ilit adam rolünde kalmayı başarıyor. Macerayı okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Maceranın sade ama sade olduğu kadar olağanüstü finali Zagor'u çocukluğumun ölümsüzleri arasına koymaya yetmiştir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlar yukarıda spoil vermeden öykü hakkındaki hislerimi yazmaya çalıştım ama yine de bir şeyler kaçırmış olabilirim kusuruma bakmayın. Hakikaten efsane bir Zagor öyküsüyle yeniden birlikte olmanın mutluluğudur bu. Toplamda 96 sayfalık 4 albüm ve ekstra 26 sayfa sürecek Yağmur'u-ya da yeni adıyla Öldüren Delilik-okumadan geçmeyin. Pişman olmayacaksınız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-1197546384997806390?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/1197546384997806390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=1197546384997806390' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/1197546384997806390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/1197546384997806390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/06/yagmur.html' title='Yağmur'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-2888241193966023134</id><published>2009-06-01T05:37:00.001-07:00</published><updated>2009-06-01T05:37:57.470-07:00</updated><title type='text'>Kara Murat</title><content type='html'>Sizleri bilmem ama biz çocuken Urfa'da Tarkan çizgi romanını anarken tek başına "Tarkan" demezdik pek. "Tarkan-Kara Murat" derdik. İkisi de aynı formatta ve benzer edisyonda yayınlandığı için olsa gerek her zaman kardeş dergiler gözüyle bakardık. Kara Murat'ın yarı çizgi roman havası olmasına rağmen gerek ekindeki çizgi romanlar gerek içeriğindeki erotik soslu muhteşem serüvenler dergiyi heyecanla okumamı sağlardı. Bir de kapakları hakikaten güzeldi. Ardından Cüneyt Arkın'lı filmleri geldi... Sonra Günaydın gazetesindeki tefrikalarını hatırlıyorum. Ama ilk edisyondaki o derginin havasını hiç bir şey vermedi. Son olarak Kara Murat romanları düz kitap olarak yayınlandı ve satışta.&lt;br /&gt;Kara Murat'ın yaratıcısı Rahmi Turan şimdilerde Hürriyet gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Kendisine bir selam mesajı attım. Nezeket gösterip cevap yazmış Gönderdiği cevabı-kendisinden aldığım izne istinaden-aşağıya ekledim. İyi okumalar.SelamlarLami Tiryaki&lt;br /&gt;Sevgili Lami TİRYAKİ,&lt;br /&gt;Evet, tahmin ettiğiniz gibi Kara Murat romanlarının yazarı benim, şimdi Hürriyet'te makaleler yazıyorum. Kara Murat romanları resimli olarak Günaydın Gazetesi'nde yayınlandığı ve ayrıca dergi olarak çıkarıldığı dönemlerde büyük ilgi gördü va satış rakorları kırdı. 16 ya da 17 cilt olmalı. Bunlardan 9'u filme alındı. Kara Murat rolünü oynayan Cüneyt Arkın sarışın oğluna da "Kara Murat" adını verdi. Benim oğlumun adı da Kara Murat'tır ve gerçekten Kara Murat'a benzemektedir. Bu arada şunu da belirteyim; Ben ilki hariç, çevrilen filmleri beğenmedim. Film şirketi telif hakkını satın aldıktan sonra senaryolarda çok değişiklikler yaptı, işin kolayına kaçtı. Buna rağmen o filmler de büyük iş yaptı. Uzun yıllar yazdıktan sonra, artık yoruldum. Yeni romanlar yazmayı gençlere bırakıyorum. İlginize çok teşekkür eder, sağlık ve mutluluk dilerim. Sevgi ve saygılarımla...   Rahmi TURAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-2888241193966023134?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/2888241193966023134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=2888241193966023134' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2888241193966023134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2888241193966023134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/06/kara-murat.html' title='Kara Murat'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-4261382039204063661</id><published>2009-05-12T23:57:00.000-07:00</published><updated>2009-05-12T23:58:21.037-07:00</updated><title type='text'>Teks'in Pembe Öyküleri</title><content type='html'>ABD kökenli çizgi romanlardan farklı olarak Avrupa kökenli-ve dahi yerli-çizgi romanlarda karşımıza sıklıkla eski dostlar-düşmanlar çıkıyor. ABD çizgi romanlarındaki "team-up" tabir edilen dost-düşman birden fazla karakterin aynı öykü içinde yer alma özelliğine karşın Avrupa çizgi romanlarında zaman zaman eskiden tanıdık dostlar-düşmanlar ya da olaylar hatırlatılarak veya tek tek konuk edilerek yeniden öyküler yazılıyor. Bunun en tipik örneği Martin Mystere'dir. Bazan bir tam öyküyü şekillendirmek için 8-10 yıllık dönemde yazılan ayrı ayrı öyküleri biraraya getirmek gerekebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maceraperest'ten çıkan Teks'in 51-52. sayılarını okurken aklıma bunlar takıldı. Öykünün adı, Afyon(Oppio). Claudio Nizzi yazmış Andrea Venturi resimlemiş. Kapakta gösterişli çinli uyuşturucu taciri ve karşısında duran kadim dostumuz Teks görünüyor. Macerada sözü edilen çinli uyuşturucu çetesiyle Ceylan'ın son dönemlerinde ve Alfa'nın başlarında tanışmıştık zaten. Ancak öyküde başka bir olay anlatılıyor. Bir tiyatro kumpanyasında geçen entrikalı bir cinayet öyküsü uyuşturucu ticareti fon alınarak anlatılmış. Olaylar öylesine kendiliğinden gelişiyorki, Teks ve Karson'un duruma "müdahalesi gerekmiyor" bile. Tipik eski entrika hikayelerindeki gibi kötüler için kader ağlarını pek güzel örüyor. Eski tanıdık uyuşturucu çetesi ise figüran vaziyetinde şöylesine bir görünüp kayboluyor. Devam sayılarında karşımıza yeniden ve güçlü bir şekilde çıkacağı muhakkak olan bu topluluk pek bir arka planda kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maceraların çoğunu yazan Nizzi'nin yoğunluğundan olsa gerek zaman zaman böyle eğlenceli ama nahif ve oldukça basit öyküler de çıkıyor ortaya. Bir sonraki Boselli ürünü macera Morisco'nun Dönüşü öncesi küçük bir mola gibi sanki. Nizzi boşluğu doldurmanın yolunu eski çetenin karıştığı bu basit öyküyle bulmuş. Geniş düşünüldüğünde madem hafif pempemsi bir öykü yapılmış, tiyatro sahibinin evliliği, kızıyla çalışanı arasındaki ilişki daha derin irdelenebilirdi, uyuşturucu kaçakçılığı daha sağlam kötülerle biraz hareketlendirilebilirdi ve dostlarımız figüran gibi değil de biraz daha esas karakter olarak yer alabilirdi diye düşünüyorum ama sonuçta dediğim gibi bu bir geçis öyküsü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nizzi inkar etse de artık Teks'in merkez odaklı olmadığı, ya da daha "merhametli" olduğu nahif öyküler de ilgi topluyor ve kendisi bile bu akımdan etkilenmemezlik edemiyor. Öykü stoğum olsun diye epey geriden gidiyorum ama sanırım bir uzun atlama yapıp taze Little Big Horn macerasına atlamak üzereyim. 92 numaralı kapak öyle kolay yenir yutulur bir macera olmadığını kanıtlıyor zaten.      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-4261382039204063661?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/4261382039204063661/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=4261382039204063661' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/4261382039204063661'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/4261382039204063661'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/05/teksin-pembe-oykuleri.html' title='Teks&apos;in Pembe Öyküleri'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-1168887055387178099</id><published>2009-04-02T04:12:00.001-07:00</published><updated>2009-04-02T04:12:49.374-07:00</updated><title type='text'>Cizgi Roman'da Sansur</title><content type='html'>Vakti zamaninda yayinlanan cocuk dergileri, bunyelerinde pek cok cizgi roman barindirmislar. 1970-1985 yillari arasinda sureli cizgi roman yayinlarini aratmayacak kadar bol cizgi roman yayinlanmis. Milliyet Cocuk dergisi'nin 1980 ve sonrasi sayilarinda, Tercuman Cocuk Dergisi ve Yaman Cocuk sayilarinda bazilari piyasada kitap halinde satilan cr'larin tekrari bol bol cizgi romanlar tefrika halinde yayin sansi bulmus. Bu, ulkemizde neden Frankofon ve Belcika isi cizgi romanlarin yayginlasamadigini da acikliyor aslinda. Bu turdeki dergilerin cogunun teliflerini cocuk dergileri ve Zip Zip turu karma dergiler kapmis gecmis. Bruno Brazil'den tutun, Korkusuz Badi, Goklerin Hakimi, Thorgal, Rahan vs vs... Hazine gibi malzeme iceriyorlar. Ancak onemli bir detay isin keyfini kaciriyor. Dergilerin "cocuk" isi olmasi beraberinde sansuru de getirmis. Bu gun icin ilkokullara hitabeden cogu dergilerde bile yeralan kimi cesur kareler, o donem dergilerinde sansure ugramis. Mesela Tercuman Cocuk Dergisi'nin 21 Mayis 1982 tarihli 21. sayisinda yeralan Yuzbasi Volkan'in Gizli Hava Kuvvetleri isimli macerasinin 2. bolumunde Volkan'in beraber goreve gittigi Alev'in dus alma sahnesinin oldugu bir kare vardir. Orijinalinde Alev'in bedeni golgelenerek sadece hatlarinin belli oldugu masum bir kareyken, dergide bu karenin yarisi gitmis. Alev'in sadece kafasi gorunuyor. Daha sonraki karelerde Volkan ve Alev ayni yatagi paylasirlar fakat herhangi bir mustehcenlik sozkonusu degildir. Hatta Alev "bana hic dokunmadi bile, durumdan faydalanmadi" filan diye dusunur. Bu masum kare de tumuyle ucurulmus. Bunlari orjinali elimde oldugu icin biliyorum. Oysa Thorgal'in 8 sayisi haric, diğer cr'lerin orijinalleri veya sansursuz turkce basimlari halen elimizde yok. Hangi kare ne kadar ucuruldu neye istinaden ucuruldu bilemiyoruz. O nedenle bence bu dergileri toplamak zamanin frankofonlarinin koleksiyonlarini yapmak anlamina gelmiyor. Hatirlarsaniz Tay yayinlarinin Karaoglan'larinda Suat Yalaz bazi karelerdeki cıplak kadinlara "uygun giysiler" giydirerek ustu kapali bir sansur uygulamisti. O uygulamada bile "kare cikarma" yapilmadan is halledilmisti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki sansur nereye kadar olmali? Sansur olmali mi? Gunumuz frankofonlarina veya Preacher veya Baskomiser Nevzat'taki gibi kimi orneklere baktigimizda sansurun nerede olmasi gerektigi bence siritiyor zaten. Kirk yilin basi ilginc bir yerli deneme yapiliyor ama nedense Beyoglu'nun en igrenc yerleri en igrenc goruntuleri en igrenc kadin cizimleriyle onumuze serilerek baslanmis ise. Estetikten yoksun ortamlar estetikten yoksun karelerde ortaya dokulmus. Yeni donem yerli cizgi romanlara baktigimizda mide bulandirici bir mustehcenlik konmadan yapilamiyor kolay kolay. Leman ekoluyle yetismis bir kusagin elinden cikma bu islerin icerigindeki neden kolayca tahmin edilebilir kanimca. Bu tur yayinlari Cocuk dergilerini okuyan kusaklarin onune hangi yastan itibaren koyabiliriz dusunmek lazim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuc; Hic bir sekilde sansure taraf biri degilimdir. Kasitli milli ve dini hakaret icermedigi surece yayinlarin yaraticisinin kurgusu neyse o sekilde basilmasi gerektigini sonuna kadar desteklerim. Hic bir kurum veya kurulus sanatcinin isinin icerigine karismamali. Ancak sansur yine de olmali. Tuketicinin kafasinin icinde olmali. Begenmedigi yayini almayarak kendi sansurunu uygulayabilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-1168887055387178099?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/1168887055387178099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=1168887055387178099' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/1168887055387178099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/1168887055387178099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/04/cizgi-romanda-sansur.html' title='Cizgi Roman&apos;da Sansur'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-696203474326096225</id><published>2009-03-09T01:30:00.000-07:00</published><updated>2009-03-09T01:33:39.903-07:00</updated><title type='text'>karanliga havale edilen kahramanlar... Watchmen!</title><content type='html'>Spoiler uyarısı:Asagidaki yazi Watchmen filmiyle ilgili ciddi spoilerlar icermektedir. Filmi izlememis olanlarin okumamasi tavsiye edilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hello darkness my old friendI've come to talk with you again...&lt;br /&gt;Paul Simon'un insanin kalbini oksayan sesinden bu kez beyazperdenin en iyi cizgi roman uyarlamalarından birinde dinledik unlu sarkiyi. Biz yagmur altinda Komedyen'in cenaze torenini izlerken, sarki butun filmi kabaca ozetlemektedir aslinda. Kahramanlar once ugrunda savastiklari iyi insanlar tarafindan dislanmis, sonrasinda da "karanliga havale edilmeye" baslanmislardir.&lt;br /&gt;Alan Moore'un sinema uyarlamasi en cok merak edilen olaganustu eseri Watchmen'den bahsederken arada bir "Gozculer" diyorum. Sanki bu turkce isim daha havali gibi duruyor. Ancak filmin X-Men misali havali olmak gibi bir derdi yok. Tam tersine yonetmeni Zack Snyder tarafindan olabildigince karanlik olmasi icin ugrasildigi hissedilen bunu onemli olcude de basaran bir film Watchmen. Temel olarak ele alindiginda, 70'lerin sonunda baslayip 80'lerde doruga cikan cizgi roman oykulerinin ve kahramanlarinin ayagi yere basar hale getirilmesinin, gercekcilestirilmesi akiminin oldukca etkili bir temsilcisi Watchmen. Filmde bu ikilik siklikla vurgulaniyor. Kahramanlarin gecmislerindeki goruntuleri ve resimleri B sinifi filmlerin nahifliginde verilirken gunumuzdeki goruntuleri ultra modern efektlerle suslenmis. Oyku bir sekilde super kahramanlarin gelisimindeki nahif detaylari bir mantiga oturtmak istercesine irdelemeler yapiyor. Ciplak veya kostumlu gorundugu sahnelerde guzelligiyle hakikaten nefes kesen Ipek Hayalet/Maline Akerman'in Nite Owl'a soyledigi cumle cok manidar: "Biz niye giydik o kostumleri?" Yine de modern zamanlarin anlatimlarinda bile bir miktar superhero nahifligi katmayi unutmamislar. Antarctica'da Kizilmaske pardesusuyle yuruyen Rorschach "ben boyle iyiyim" diyor. Bir pardesuyle yuruyen-sinifi her ne kadar super kahraman olsa da-siradan bir insan kutupta kac dakika sag kalir acaba? Bunun gibi nahiflikler var ama pek te rahatsiz etmiyor acikcasi. Hatta bir miktar hos duygular uyandiriyor. Super kahramanlarin ortaya cikmasina oldukca akilci bir gerekce getirmis oyku. "Her sey cetelerle basladi. Maske taktiklari icin yakalanmiyorlardi. Polisler olarak biz de ayni yolu izledik, maskeler taktik. Adaleti kendimiz dagitmaya basladik"...&lt;br /&gt;Gunumuzden bakildiginda aslinda super kahramanlarin da zaaflarinin oldugu ve saf kahraman olmadiklari da asikardir. Icraatlari itibariyle lakabiyla celisen Komedyen'in savasta hamile biraktigi kadini yalvarmalarina aldirmadan gozunu kirpmadan oldurdugu, Dr. Manhattan'in buna duygusuzca seyirci kaldigi sahneler, yine Komedyen'in gosteri yapan masum halka ates acarken, Owl'a "onlari kendilerinden koruyoruz ne olacak.." dedigi sahneler muhafazakar cizgi roman anlayisini asan cok cesur anlatimlar. Bu yonelim, oykunun isaret ettigi ABD'nin politik acilimina gonderme yaptigini dusundurdu bana. Super Kahramanlar dunyayi(ABD'yi degil) kurtarirken dusmanlarini da kendileri yaratiyor aslinda. Yoksa varliklarinin anlami kalmayacak. Oyleki asil ihanet-ya da dusmanlik-kendi iclerinden birinden Ozymandias'tan gelirken hic biri gikini cıkaramaz. Ozymandias kendi altust olmus kahraman ideolojisi isiginda milyarlari kurtarmak icin New York'u nukleer bombalarla yok ederken, Idealist Rorschach disinda duruma isyan etmeyi goze alabilen babayigit cikmaz. Oyleki Rorschach'in bu ugurda harcanacak ikinci kahraman olmasi kacinilmazdir.&lt;br /&gt;Cizgi romanlar kendi efsanelerini alt ust ettiklerinde buyuk ses getiriyorlar. Zagor'un efsane macerasi Incuba(Kabus)'u hatirlayiniz. O maceradan sonra kimsenin Zagor'u eskisi gibi bildigini/hatirladigini sanmiyorum. Benzer sekilde Batman/Knightfall ya da Superman/Doomsday akillarda en cok kalan oykuler olmalarini bu yaklasima borclular sanirim.&lt;br /&gt;Simdilerde okuyucu/izleyiciler bu ikinci dalgayi da hazmetmis durumdalar. Cogumuzda eski nahif oykulere acligimiz yeniden depresiyor zaman zaman. Yeni bir siniri asmis olmanin hazziyla hem eski nahif oykuleri hem modern gercekci oykuleri ayni zevkle okumaya/izlemeye basladik. Ilginc bir tecrube.&lt;br /&gt;Filme donersek, oldukca karisik ve yogun bir hikayeyi akillica bir sadelikte ve kafa karistirmadan veren yonetmeni kutlamak lazim. Oykunun ne kadar detayli oldugu dusunuldugunde bir filme uyarlamanin ne kadar zor oldugu goruluyor. Yonetmen tum bunlari aksiyonunu hic eksik etmeden, gozalici bilim kurgu goruntuleri esliginde vermeyi basarmis. Mars sahneleri hakikaten muthis. Bu arada Komedyen'in rozet olarak kullandigi ve Dr. Manhattan ve Silk Spectre'nin muhabbet ettikleri alanda gorulen "gulen surat" Mars yuzeyinde hakikaten vardir. Sadece filmdekinin tersine sag kismi biraz deforme olmus durumdadir.&lt;br /&gt;Alan Moore V For Vendetta'nin tersine bu oykude politik sistemi arka plan olarak kullanmis, kahramanlarin etrafinda yogunlasmis. Ben V For Vendetta'yi daha cok begendim. Ancak bu kiyaslama genel olarak algilanmali. Watchmen ve V aslinda cok farkli kulvarlarin cizgi roman(uyarlama)lari.&lt;br /&gt;3 saate yakin suresiyle yuksek dozda siddet iceren ve gorselligiyle goz dolduran Watchmen, 12 yas ustu tum izleyicilere onerilecek bir eser. Umarim kitabini da filmin tadi kaybolmadan bir an once cikarirlar.&lt;br /&gt;SelamlarLami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-696203474326096225?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/696203474326096225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=696203474326096225' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/696203474326096225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/696203474326096225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2009/03/spoiler-uyarsasagidaki-yazi-watchmen.html' title='karanliga havale edilen kahramanlar... Watchmen!'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-2154167644333254853</id><published>2008-09-03T06:01:00.000-07:00</published><updated>2008-09-03T06:02:33.152-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cizgi Roman Piyasasindan Manzara-i Umumiye'/><title type='text'></title><content type='html'>Cizgi Roman almak icin artik daha cok ugrasmamiz gerekiyor. Gazete bayilerindeki dagitimlarin sona ermesine ilaveten cogu kitabevinde de cizgi romanlarin yeni sayilarini bulmak hemen hemen imkansiz. Ankara'nin dev alisveris merkezi Armada'nin icinde Remzi Kitabevi var. Buyukce sayilabilecek bir cizgi roman bolumu de var. Ancak iclerindeki en yeni sayi nerden baksaniz 2-3 aylik. Hatta kendi yayinlari olan Asterix'in tum sayilari yok ellerinde. "Abi siz Istanbul'dan geliyorsunuz. Bize de ordan geliyor zaten. Orada bulamadiysaniz burada hic bulunmaz" diyor adam. Guler misin aglar misin... Boyle cok ornek var. Cizgi roman almak icin ya Kadikoy basta olmak uzere buyuk sehirlerde bulunan Cizgi Roman dukkanlarinin mudavimi olacaksiniz ya da internetten yararlanacaksiniz. Bunlarin da negatif taraflari var. Internetten ne zaman bir seyler alsam ya sayfa eksik cikiyor, ya baski hatasi vs bir tarafi bozuk cikiyor. Alirken elleyip koklayamiyorsunuzki. Buna karsin internetten % 20'lere varan oranlarda indirmlerden yararlanabiliyorsunuz. Kadikoy pasajinda bu indirimler % 25 civarina cikarken Izmir'deki Baykus gibi dukkanlarda maalesef etiket fiyatindan almak zorunda kaliyorsunuz. Baykus'un sahibi cok sevdigim Levent kardesim bu durumu odedigi kargo bedeliyle acikliyor. Oysa ayni sehirde Sevgi Yolu'ndaki Ceyhan'da yeni sayilari satiyor. Ama etiket fiyatinin % 20'nin altinda. Nasil oluyor derseniz ben bilmiyorum aklim ermez boyle seylere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecen ay iki defa Kadikoy ziyareti yaptim. Buyuk magazalardan birinde alisveris yaparken "yuklu miktar alirsam taksit olur mu" diye sordugumda "olmaz" dediler. Zaten batik durumdaymislar. Ayni magazadan daha onceleri de pek cok kez alis veris yapmisligim vardir. Bana verdigi fiyatin cok daha altinda baska arkadaslara verdigini, bana yapmadigi taksidi baska insanlara yaptigini bildigim bir arkadastir... "Ben iyi para kazanan cenahtanım ya, hani Receb'in yolunacak tavugu misali," adamina gore satis yapiyor akillim. Eh mal onun mulk onun istedigi gibi satar tabii. Gecenlerde yine surekli gittigim ve bana taksit maksit her turlu kolayligi gosteren asil dukkanima ugradim. Dukkanda, calisan ikinci eleman vardi. "... nerde yahu hic gorusemiyoruz?" Diye sordum, eleman, "abi ... abi dukkana ogleden sonralari geliyor sadece. Ayrica artik her yeni cikan seyleri almiyoruz, burada bulamadiginiz sayilar icin komsulara bakmanizi tavsiye ederim. Satislar dibe vurmus durumda" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadikoy pasajinda da durum boyle. Hangi dukkana girsen herkes batiyor, herkes bataklarda. Aslina bakarsaniz yillardan beri dinleriz bu masallari... da simdiye kadar batani pek gormedim ben. Hani ticarete aklim basmaz benim ama bir mekan batmissa kapisina vurulmus kilitten anlarsiniz bunu. Mekan hala en cafcafli haliyle arzi-endam ederken bu batma hikayesi bana hic samimi gelmiyor nedense.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden Kadikoy pasaji diye bir yer yoktu. Eski postanenin arka sokaginda kaldirim tezgahlari vardi. Bu magaza sahipleri oralarda arz-i endam ederlerdi. Iyi de para kazanirlardi. Pek oyle batan cikan olmazdi. Cikan yeni 3-5 yayin ve eski sayilarla idare ederlerdi. Fiyatlar da oyle bu gunku gibi bir cildin minimum 15-20YTL'den degilde bugunku parayla daha makul fiyatlardan gittigi bir zamanlardi. O kaldirimlarda muthis muhabbetler olurdu. Insanlar sirf orada iki cift laf edebilmek icin uzak sehirlerden bile gelirlerdi ve mutlaka bir iki bir sey alirlardi. Oyleki Murat Sevgikuran o mekanlarda acaip muzayedeler yapardi. Sonra kutuplasmalar basladi, I. ve II. Kadikoy Cem-Ilyas savaslari patlak verdi. Bu savaslarin birincisi kaldirimlarda ikincisi pasaj dukkanlarinda gerceklesti. Oyleki bir sure sonra tum pasaj birer taraf secerek dedikodu ve savas alani haline geldi. Ben musteri oldugumun bilincinde oldugumdan satici secmeyip isime gelen her mekandan alisveris etmeye devam ettim. Bana yamuk yapmaya calisan ya da fahis fiyatla satis yapmaya calisanin ne tezgahina ne dukkanina girmedim. Ama bazan kapida ezik buzuk duran bir musteri goruyordum. Mekan sahibinden bir sayi istiyordu. Mekan sahibi de, "bende kalmadi arkadasim ...'ya git orada var" deyince ezgin ve puskun musteri " ya abi, kem kum, sen gidip alsan... yani" diye o bahsi gecen mekana girmekten korktugunu belli ediyordu. Boyle manzaralara cok rast geldim. Pasaja girmeden korkudan alis veris mekanindan kitaplarini telefonla yukariya isteyen pek cok musteri de gordum. Manzara-i Umumiye, asil patronun musteri oldugunun bilincinin silindigi, saticilarin karinlarini kendilerinin doyurdugunun farkinda olmayan musteri portfoyu yaratilmis tuhaf bir mekan halindeydi. Son olarak gecen ay Izmit ziyaretinde bulunan sevgili Omer Bahadir ve Ilhan Yilmaz'in basindan gecenler ilgincti. Forumlarda olayin kabagi yayinevlerinin-ozellikle de Rodeo'nun-basina patladiysa da aslinda orada bahsi gecen saticilarin ornek(!) davranislarinin ustunde sevgili Murat'tan baska duran olmadi. Hakikaten bir zamanlarin muhabbetli ve guler yuzlu tezgahcilarinin yerine simdilerde iceri girdiginizde yuzunuze bile bakmayan, basini bilgisayardan kaldirmayan, size bir hos geldin'i cok goren "kelli felli magaza sahipleri" almis durumda. Istisnalari vardir tabii ama maalesef isin geneli boyle. Bir gun kiz arkadasimi goturmustum magazalarimizi(!) gezdirmeye. Cikista fena firca yemistim. "Ya o kadar ballandirarak anlattigin ortam bu mu senin. Guldurme beni, adamlar bilgisayardan baslarini kaldirip yuzune bakmadilar. Musteriyi dovecek gibi davraniyorlar ustelik. Bir daha getirme beni buraya ne alacaksan al ben yukarida beklerim..." gibilerinden fena halde hasiladi beni kizcagiz. Eh hakli soze ne denir, bir sey demedim tabii...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simdi gelelim tekrardan batma cikma meselesine. Magaza sahiplerinin(bu magaza lafi bile bana bir zamanlarin o sicak ortamindan ne kadar uzaklastigimizi dusundurtuyor) belirttigi gibi, eski sayilarin satisi internete kaymis. Ancak netteki saticilarin da cogu yine ayni kisiler. Ayni dukkan sahibinin 3 ayri nickle gitti gidiyor'da satis yaptigini biliyorum. Cogunun fiyati kendi kendine yukselterek spekulasyon yaptigini da biliyorum. Gitti gidiyor, kucuk capta spekulasyon yuvasi gibi duruyor. Yoksa 1,5yetele fiyattan acilan kiytiriktan bir Venus cildinin fiyati nasil olur da bir haftada 17,90yetele'ye cikar allahaskina(o sayi satilamadan cikmisti acik arttirmadan:))) ).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her seye karsin satislarin eskisi gibi iyi gitmedigini kabul etmek gerekir. Ama bu aciklanirken sanki musteri artik almayi birakmis ve tek sucluymus gibi bir hava estiriliyor. Musterinin kitap almaya neden yabancilastirildigindan kimse bahsetmiyor. Adam enayi mi, sirtina vur parasini al muamelesi gordugu yerlerden gidip alis veris yapacak, ustune ustluk bir de kazik yiyecek?.. Almaz olur biter tabii. Hazir dagitim da cokmus durumdayken, kimsenin de umurunda degil artik memleketteki cizgi romanin yasayip yasamayacagi. Bilmem neremden asagi... meselesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isin yayinevleri kismi ayrica tartisilmasi gereken bir konu tabii. Zamanim ve de istahim olursa o konuda da iki bi sey karalarim bir gun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-2154167644333254853?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/2154167644333254853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=2154167644333254853' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2154167644333254853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2154167644333254853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2008/09/cizgi-roman-almak-icin-artik-daha-cok.html' title=''/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-2448512036090294392</id><published>2008-07-31T02:08:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T02:09:14.054-07:00</updated><title type='text'>Kara Sovalye</title><content type='html'>Asagidaki yazida Batman Dark Knight filmiyle ilgili ciddi spoiler'lar vardir. Okumadan once iyi dusunun arkadaslar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dunyada esen Kara Sovalye ruzgari bizzat Turkiye'de de esiyor. Bu hafta esintiden ben de nasibimi aldim. 2008 yilinda sabirsizlik otesinde bekledigim iki filmden biriydi Batman Dark Knight(digeri The X-Files 2, kismetse Eylul'de bulusacagiz).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Kocaeli'nde oturuyorum. Her nedense Kocaeli'nde kimse alt yazili film izlemiyor olsa gerek artik sinemalara gelen filmlerin hemen tamami turkce dublajli. Filmlerin turkce dublajli olmasina bir itirazim yok ama bir sinemada olsun alt yazili alternatif olmali diye dusunuyorum. Kocaeli gibi bir universite ve sanayi kentinde boylesi bir uygulama kor goze parmak gibi bir sey, siddetle protesto ediyorum! Filmi izlemek icin bir Istanbul seferi yapmam gerekti. Filmi, Natilius Cinebonus'ta gösterimi suren orjinial versiyonundan izledim. Heath Ledger-Joker'in o insani sok eden diyaloglarini, Kara Sovalye'nin hiriltili ve korkutucu sesini orijinalinden duymaya degdi dogrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film sadece benim gibi Cizgi Roman hastalarini degil genel olarak suc, derinlikli felsefe, aksiyon, drama izleyicilerini de koltuklarina civileyecek cinsten. Nolan kardeslerin senaryosu hakikaten Batman Begins'in uzerinde yukselen, insani habire sok eden detaylarla dolu. Pesinen soylemek lazimki bu film bir Batman filmi degil. 152 dakikalik neredeyse epik bir gosteri havasindaki bu filmde gozler surekli Kara Sovalyeyi ariyor ama Joker ve Harvey Dent-Two Face karakterleri buna asla ve asla izin vermiyorlar. Joker, hem cizgi romanlarda hem sinemada bu gune kadar yaratilmis en iyi kotulerden biri. Belki de en iyisi. Joker'in söz konusu oldugu bir yapimda diger karakterlerin maalesef hic sansi kalmiyor. Tim Burton'lu Batman'de Jack Nicholson baskin karakterdi hatirlarsaniz. Kara Sovalye'de Heath Ledger baskin filan degil, resmen filmin neredeyse tamamini isgal etmis. Ledger rahmetli bence gercek kisiligi altinda da mukemmel bir Joker barindiriyormus. Bir oyuncu bir karakteri, kotu bir karakteri bu kadar iyi canlandiramaz, mumkun degil. Adam Joker'i oynamamis resmen canlandirmis onumuze koymus. Boyuna posuna baktiginizda tifilin teki ama bunu göremiyorsunuz bile. Hemsire kiyafetinde Gotham Hastanesi'ni havaya ucurdugu sahneler, finalde Batman'in ipinin ucunda gokdelende sallanirken yaptigi diyaloglar oyle kolay unutulur sahneler degil. Yuzundeki yaralari kurbanlarina anlatirken uydurdugu hikayeler, muziplikle caniligin tarihi birlesmesinin aynasi gibi. Bu itibarla Nolan, Killing Joke hikayesindeki Joker gecmisini reddediyor gibidir. Hatirlarsaniz Killing Joke'da Joker'in Joker olusu Alan Moore tarafindan hicte muzip olmayan bir tarzda anlatilmisti. Burada durum farkli. Gelisim Bando'nun ilk dort fasikulunde Killing Joke oykusunun tamami verilmisti. Maalesef sayilara baslik atmayi bile gereksiz bulmus Gelisim. Ancak bilenlerden referans alirsaniz boylesine efsanevi bir oykuyu okudugunuzun farkina variyorsunuz. Bu sayilari piyasada bulmaniz da neredeyse imkansiz maalesef! Dikkat ettiyseniz filmi degil Joker'i anlatip duruyoruz. Ne demek istedigimi anliyorsunuz degil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joker'in karsisinda ezilmeyen bir karakter varki ona yazik olmus. Aaron Eckhart'in canlandirdigi savci Harvey Dent-Two Face karakteri. Eckhart hakikaten rolunun hakkini vermis. Ne yazikki Joker'in oldugu bir arenaya dusmus! Sanki bilerek ikinci plana itilmis gibi. Oysa Two Face karakteri kesinlikle bir stand alone Batman filmini hakediyor. hele boylesine bu role cuk oturmus muhtesem bir oyuncu varken. Ben filmde Dent'in Two Face olduktan sonra Batman'la daha cok karsi karsiya gelmesini ve aralarinda biraz daha cok diyalog olmasini tercih ederdim. Resmen tadimlik kaldi damagimizda. Bu arada Aaron Eckhart, Ugur Dundar'dan sonraki en iyi Martin Mystere adayi diye dusundum bilmem ne dersiniz. Saclara biraz perma lazim tabii:).   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gary Oldman Jim Gordon rolunde one cikan 3. karakter. Uzgun ve suzgun ama kararli Gordon, Oldman'in oyunculugunda iyi durmus. Gorundugu her bir sahne iyi secilmis iyi yazilmis. Ozellikle final sahnelerinde cizgi romandaki Gordon'u hatirliyorsunuz(yine Killing Joke'a referans var gibi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara Sovalye'ye gelince. Maalesef filmin Jim Gordon'dan sonraki 4. karakteri olarak boy gösteriyor. Burada sahsi bir fikrimi belirtmek isterim. Christian Bale'i bir turlu ne Batman olarak ne de Bruce Wayne olarak kabul edemiyorum. Cussesiz bir batman olmaz. Hele Lucius Fox(Morgan Freeman)'un yaninda en az bir bas boy farki olan bir Batman(!) olamaz. Hani belediye baskani Nestor Carbonell bile daha iyi bir Batman olur gibime geliyor. Peki simdiye kadarki Batman karakterlerinden hangisi en uygunuydu derseniz maalesef hiç bir Batman filminde Kara Sovalye kostumunu hakkiyla "dolduran" bir oyuncu görmedim derim ben. Soyle kara yagiz, dalgali sacli, uzun ve iri, sert ve derinlikli bir yuzu olan bir oyuncu lazim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuc olarak, sucun anatomisi, kahramanlarin gerekliligi, sevgi soz konusu oldugunda kahramanlarin durusunun ne olmasi gerektigi, kitlelerin terore bakis acisi gibi uzerinde gunlerce tartisilabilecek ciddi konulari hic bos gecmeden guzel aksiyonlar esliginde 152 dakika boyunca analiz etmis Nolan kardesler. Iki gemi dolusu birbirlerini oldurme sansi verilmis insanlarin gecmislerine ve statulerine bagli olarak davranislari sasirtici. O sahnelerin sonundaki surpriz sasirttigi kadar dusundurucu de. Ilk defa bir cizgi roman uyarlamasi boylesine derin sosyal icerikli konulari masaya yatirma ve dusundurmeye soyunmus. Boylesine saglam bir senaryo ve film icin de Batman'dan daha iyi bir cerceve olamazdi zaten. Kahramanin cikisinin suc ve sosyal bozukluklara bagli oldugu bir karakter icin daha klise bir film cekilseydi, Batman "ilk filmin artigi" devam zinciri olarak tarihe gececekti. Nolan "Batman'i devreden cikarip, cok daha iyi bir tercihle"  epik bir devam zinciri baslatmis. Joker'in banka soygunu, mafyanin inine girerken yaptigi numara filan biraz acemice ve inandiriciliktan uzak ama akilda kalmiyor zaten. Banka soygunu deyince, filmin girisinde William Fichtner'in kisa ama etkili bir rolu var. Prison Break hayranlarinin iyi bir tatmin  yasayacaklari kesin. Batcave'de Bruce'un kurdugu "dinleme konsolu" sayesinde gorsel iletisimin oldugu sahnelerde cizgi romanlardaki gibi Batman'in beyaz gozlerini gormek ayri bir keyif. Batmobil devre disi kaldiktan sonra batcycle'la devam edilmesi sanki filme yeni eklenen karakterler gibi bir hava veriyor. Ilk defa Bruce Wayne'i gunduz icraatlarinda da goruyoruz. Motorsikletiyle belediye baskani suikastinin perde arkasina dalmasi filan ilginc tecrubeler oldu dogrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film ile ilgili anlatilacak o kadar cok sey varki boyle bir yaziya sigmaz kesinlikle. Sadece simdiye kadar yapilmis en iyi Cizgi Roman uyarlamasi demekle yetinelim. Kesinlikle alt yazili versiyonuna gidin gorun ve "Ledger'in hayatinin son oyununa" tanik olun derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami Tiryaki&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-2448512036090294392?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/2448512036090294392/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=2448512036090294392' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2448512036090294392'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2448512036090294392'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2008/07/kara-sovalye.html' title='Kara Sovalye'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-4714494357184606735</id><published>2008-03-25T02:41:00.000-07:00</published><updated>2008-03-25T02:42:24.931-07:00</updated><title type='text'>Şadi Amca</title><content type='html'>Gecen hafta sonu Kadikoy Is Hani’nda Numizmatik Sahaf’in sahibi dostum Murat Sevgikuran’la muhabbet ediyoruz. Murat, Kadikoy’de ilk cizgi roman muzayedesini gerceklestiren arkadasimizdir. Bir ara soz donup dolasip eskilere geldi. “Ya bizim Sadi amca ne yapiyor” diye sordum, Murat “Allah rahmet etsin, Sadi Amca’yi kaybettik” dedi. Hic beklemiyordum dogrusu… Uzuntulu uzuntulu zihnim eskilere gitti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakin yillara kadar Kadikoy’de postanenin arkasindaki sokakta seyyar cizgi roman ve sahafiye tezgahlari vardi. Ortam cok otantik olurdu. Eski yeni cizgi romanlarimizi alirken eskinin “sinema onu - kaldirim ustu” gunlerini hatirlardik. Sadi amca o tezgahlarin duayeniydi. Sokagin en eskilerindendi. Yasli Sadi amca’nin tezgahinda cizgi romanlar, cocuk kitaplari, iskambil kagitlari ve daha bir suru sey olurdu. Kitaplari kafasina gore eklemeyle yamayla tamir etme huyu vardi. Kitap aldiginizda icinden baska sayilara ait sayfalar cikma olasiligi vardi. O yuzden Sadi amca’dan cizgi roman alirken hep sayfa sayardim. Sokagin en ucuzcu tezgahtariydi. Diger tezgahcilara bakip “ya bu cocuklar benden ucuza alip iyi fiyata satiyorlar iste” deyip gulumserdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir gun zabitalar sokak tezgahlarini kaldirdilar oradan. Herkes once kacak acmayi denedi ama olmadi. O gunlerin birinde Sadi amca’yi kitap cuvaliyla bir duvar dibinde sessiz sessiz dusunup titrerken gormustum. “Bizi istemiyorlar burada” demisti bana… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonralari herkes Kadikoy Is Hani’nda bir bir dukan kiralamaya basladi. Sokak tezgahlarimiz alli pullu cizgi roman magazalari oldular. Ama bir seylerin de buyusu kaybolmustu. Artik orasi bana eskisi kadar cekici gelmiyordu. Sadi amca’da arka sokaklardaki evinin altindaki depoyu dukkan gibi bir sey yapmisti. Disaridan bilmeyen dukan oldugunu anlamazdi pek. Ben yerini ogrendigimde her Kadikoy ziyaretimde ona da ugramaya basladım. O her seyin ustuste oldugu, tozun kirin icindeki dukkanda eskinin havasini kokluyordum. Bir gun tek basima kapisini caldigimda beni iceri aldi. Sonra kosarak gidip karsi dukandan kocaman bir ayran aldi geldi. “Al oglum ic bunu. Sen benim Urfa’da yasayan ogluma cok benziyorsun. Sana her baktigimda o geliyor aklima. Ayrani da severdi o” diyerek gulumsemisti bana. Ayrani ben de cok severdim. Ustelik cocuklugum da Urfa’da gecmisti. Hic bir sey demedim aldim icmeye basladim ayrani. O fisiltili aksaniyla bana oglundan bahsetti durdu uzun uzun. Ben de dinledim sadece gulumseyerek. Adam beni oglu yerine koymustu. Ne guzeldi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra benim ozel hayatimda firtinalar basladi. Uzun yillar ne Kadikoy’e ne de Sadi amca’ya gidemedim. Gecen yil bir iki defa dukkaninin onunden gectim kapaliydi. Sonra da unuttum gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadi amca simdi gokyuzunde Manitu’nun yesil cayirlarinda at kosturuyordur belki de kimbilir… Ruhun sad olsun Sadi amca. Huzur icinde yat…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-4714494357184606735?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/4714494357184606735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=4714494357184606735' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/4714494357184606735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/4714494357184606735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2008/03/adi-amca.html' title='Şadi Amca'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-2566216601195256644</id><published>2008-03-24T14:10:00.001-07:00</published><updated>2008-03-24T14:10:34.674-07:00</updated><title type='text'>Yıldızlara Gitmek</title><content type='html'>Ayin karanlik yuzunde gezinen astronotlar, Sukunet Denizi bolgesinin yakinlarinda bir tepenin ardinda gizemli bir anit bulurlar. Ne zamandir orada oldugu bilinmeyen bu anit, insanligin belki de milyonlarca yildir evrende yalniz olmadiginin kanitidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arthur C Clark'in 1948'de yazdigi muhtesem oykusu The Sentinel, daha sonraki yillarda Stanley Kubrick'in ilgisini ceker. Clark ve Kubrick biraraya gelerek bu oykuden bir senaryo cikarirlar ve Kubrick senaryoyu filme ceker. 2001; a Space Odyssey isimli film 1968 yilinda daha insanoglu aya basmadan once ay yuzeyinde gecmesi olasi bir olayi neredeyse gercege birebir uygun olarak anlatir. Clark ve Kubrick gibi iki dehanin biraraya gelmesi gibi bir olay kac yılda bir oluyor bilinmez ama bu birliktelik Clark'in dunyaca unlenmesini ve 2010'dan 3010'a kadar sürecek efsanevi roman dizisinin yazilmasina da neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Clark'i daha cok Rama serisiyle sevdim. Toplamda 2300 sayfa civarindaki dort adet romandan olusan seri, bence klasik bilim kurgunun tepe noktasi modern bilim kurgununda ilk buyuk eserlerindendir. Ilk roman Rendesvous With Rama ile diger ucu arasinda 8-10 yillik bir zaman araligi olmasina ragmen tumu sanki bir yuz yil boyunca yazilmis hissi verir. Terkedilmis ve basibos bir uzay gemisi hizla dunyaya dogru yaklasmaktadir. Bir şeyler yapilabilir mi diye carpisma rotasi ustunde  gorevde olan bir grup bilim adami gemiyi incelemek için gorevlendirilirler. Gemiyi anlatmak biraz zor. Anlamak için romani okumak lazim. Yazmak icinse Clark olmak... Bir uctan diger uca yaklasik 50km ve genisligi 3km olan devasa bir silindir. Giris kapisindan icine binlerce basamakla inilen Tanrilarin Merdiveni. Silindiri ortadan ikiye ayiran silindirik bir deniz. Oyleki deniz tum silindirin kenarini sariyor, ortasi bos ve sular asagi akmiyor. Sanki gorunmez bir merkezkac kuvvetinin etkisindeymis gibi “sular asagi dusmuyor”… Silindirik Deniz’in ortasinda kocaman, garip binalariyla uc tane sehir. Butun bunlar Rama serisinin sadece giris bolumleri. 2300 sayfalik destani, bir yil icinde iki defa okumustum. Her gun ise giderken Dilovasi – Izmit otoyolunun gokyuzune uzanan bir uzay gemisinin ici oldugunu hayal etmistim. Tupras kompleksi de Silindirik Denizdeki sehirler gibiydi. Simdilerde bir daha okumak icin icim gidiyor. Ah vakit…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clark yazdigi tum eserlerinde alabildigine buyuk bir evrenselligi kucaklamaya calismistir. Sonsuzlugun Sonu(Childhood’s End?), Uzak Dunyanin Sarkilari(90’larda Mike Oldfield tarafindan her bir oyku icin bir tema seklinde New Age muzik albumu yapilmistir Uzak Dunyanin Sarkilari) hep evrensel temalari ve buyuk kavramlari ele almistir. Buyukluk onun icin vazgecilmez sarttir. Childhood’s End’deki ogretmen tanrilari dusunun bir. Ne muazzam bir hayal gucu. Hep Clark ile Carl Sagan bir araya gelse nasil bir eser cikar ortaya acaba diye dusunmusumdur. Hayal etmesi bile insani urpertiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clark’i geçen hafta ayin Mart ayinin 19’unda kaybettik… 1936’da Ingiltere’de dogan usta, 50’lerden bu yana Sri Lanka’da yasiyor ve son 30 yildir da tekerlekli sandalyede oturuyordu. Romanlarinda anlattigi-kullandigi teknikler radarın gelistirilmesinde yararlanilmistir. Usta omru boyunca evrendeki zeki canlilarin varliliginin arastirilmasina hiz ve kaynak verilmesini ayrica cevreyi daha az kirleten yakitlarin kullanilmasini istemis. Arthur C Clark, simdi o cok sevdigi yildizlara gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimbilir orada Ramalilarla birliktedir belki de…&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-2566216601195256644?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/2566216601195256644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=2566216601195256644' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2566216601195256644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/2566216601195256644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2008/03/yldzlara-gitmek.html' title='Yıldızlara Gitmek'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-9212532161096950098</id><published>2008-03-24T01:59:00.000-07:00</published><updated>2008-03-24T04:32:14.886-07:00</updated><title type='text'>Canavar'in Numarasi</title><content type='html'>2008 Subat ayinda Maceraperest Cizgiler tarafindan yayinlanan Martin Mystere efsanevi maceralar dizisinin 5. albumunde Speciale 17 - Olimpiyatlarin Sirri (Mistero Alle Olimpiadi) adli macerayla, bir Martin Mystere butunlemesi daha sona ermis gorunuyor. Dizinin her bir serisi, Turkiye’de degisik yayinevlerince bagimsiz zamanlarda yayinlandigindan dolayi, olagan yayin kronolojisinin tersine bir seyir izleyen oyku, bana en ilginc gelen Martin butunlemelerinden biri oldu. Canavar (Il Numero della Bestia ya da gercek Turkcesiyle Canavarin Numarası / Rakami) isimli 7 numarali buyuk albumde toparlanan oykunun ilk ayagi olan 1984 yilinda Tay Yayinlari tarafindan yayinlanan aylik 1 numaralı Gecmisin Sirlari (Gli Uomini in Nero ya da gercek turkcesiyle Kara Adamlar) adli album, buyuk albumde referans gosterilmese de oykunun ilk adim macerasidir ve kesinlikle ilk okunmasi ya da tekrardan gozden gecirilmesi gereken bir albumdur. Hikayenin ikinci ayagi olan ve Baska Bir Yer’in eski yoneticilerinden Maxwell’in gecmisinin de anlatildigi Speciale 17, gecen ay MP tarafindan yayinlandi. Burada Noel Baba’nin Esrari isimli ilk buyuk albumde oldugunu gordugumuz Maxwell’la karsilasiyoruz. Aslinda Olimpiyatlarla ya da olimpiyatlarda gizli buyuk gizemlerle pek te ilgisi olmayan bir hikayedir. Ben olsam Dr. Jeykll’in Sirri filan derdim, neyse… Bu hikayede Canavar’da pek fazla gorunmese de oykude agirligini sonradan hissedecegimiz Maxwell ile ilgili onemli ipucları var (tabii bir de aptal seksi sarisin Angie var!?..). Hikayenin ucuncu ayagi olan Garip Ama Gercek (Strano ma Vero) gectigimiz aylarda Lalkitap tarafindan yayinlanmisti. Arabistanli Lawrence uzerine neredeyse buyuleyici bir hikayenin anlatildigi ve Canavar mitiyle ilgili ilk önemli bulguların yer aldığı cok onemli neredeyse hikayenin anahtar oykusu diyebilecegimiz kisa ama ozlü bir macera Garip Ama Gercek. Adini 1900’lerin basinda moda olan unlu Garip Ama Gercek derlemelerinden alan oyku bizi Canavar buyuk albumune hazırlıyor. Ayrica 221-222 orijinal sayili bu macerada Gemcisin Sirlari’nda Martin’e bir paket yetistirmeye calisirken oldurulen Morrel’la ilgili cok onmeli bilgiler de veriliyor. Martin ve Java’nin Morrel’in olumunu arastirirken “ziyaret ettikleri” Yunanistan’daki Antirion manastiri ve Kalabaka’ya yeniden ugruyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilgili referans maceralari okuduktan sonra 7 numaralı Canavar’ın Rakami’ni okudugumuzda kitaplarla, sifrelerle, kitap koleksiyoncularinin gizemli dünyasıyla basbasa buluyoruz. Olay yine unlu dunyanin olusumunda katkisi olan “onlara” kadar gidiyor. Ama asil basrol bu sefer kitaplarda ve kitap avcilarinda. Her cizgi roman okurunun kendisinden bir seyler bulacagi muthis keyifli bir oyku. Tipik Castelli oyku butunlemesi unsurlarinin tamamini barindiran okurken zevkten dort kose vaziyette Martin sarhoslugu yasatan muthis bir kurgusu var. Arabistanli Lawrence’in Aklin Yedi Dayanagi kitabinin sirlari, kuskulu olumu, Hitler’in sag kolu son nazi Rudolph Hess’in hala aydinlanamamis gizemli hayatiyla ilgili neredeyse belgesel bolumler, Iohanna’nın unlu Vahiy Kitabi’nin esrari, internet ve bilgisayarlarin ardindaki korkunc sir ve daha neler neler… Gercekten insani sarhos bir oyku butunlemesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilginc bir rastlanti albumlerin yazildigi yillarda (2000-2001) yil gosterime giren basrolunde Johnny Depp’in oynadigi Roman Polanski’nin 9. Kapi isimli filmi oykuyle muthis benzerlikler iceriyor. Hangisi hangisinden esinlenmis bilmiyorum ama 9. Kapi filmiyle bu butunleme arasinda oldukca fazla benzerlik var. Hepsini bir arada okuyup izlemek gerekiyor bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Albumun son sayfalarinda yeralan dosya bolumu de bu kez haddinden fazla Martin kokuyor. Sanki belgesel dokumanter degilde maceranin sonu gibi duruyor yazilar. Hikaye enfes. Bence Gemcisin Sirlari’ndan baslayip, Olimpiyatlarin Sirri, Garip Ama Gercek ve Canavar diye bastan sona bir Martin keyfi yapmak lazim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albumlere ait bilgiler:&lt;br /&gt;Gecmisin Sirlari: Yazan Alfredo Castelli, Çizen: Giancarlo Alessandrini (Tay 32’lik seri No.1, Lal No.1)&lt;br /&gt;Olimpiyatlarin Sirri: Yazan: Alfredo Castelli, Çizen: Rodolfo Torti (MP Efsanevi Albümler numara 5)&lt;br /&gt;Garip Ama Gercek: Yazan:Alfredo Castelli, Çizen: Giancarlo Alessandrini (Lalkitap)&lt;br /&gt;Canavar: Yazan: Alfredo Castelli, Çizen: Giancarlo Alessandrini ve Luisa Zancanella (MP Dev Album 7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlar&lt;br /&gt;Lami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-9212532161096950098?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/9212532161096950098/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=9212532161096950098' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/9212532161096950098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/9212532161096950098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2008/03/canavarin-numarasi.html' title='Canavar&apos;in Numarasi'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1199931305741402220.post-5885621467309359351</id><published>2008-03-17T07:01:00.000-07:00</published><updated>2008-03-17T07:03:28.828-07:00</updated><title type='text'>Merhaba</title><content type='html'>Burası, Lami'nin yeri... Bakalım menümüzde neler var. Hmmm, çizgi roman var tabiiki. Sonra sinema var, bilim kurgu var. Birazcık Tehlikeli Kimyasallar var. Eh biriktikçe başka neler var birlikte göreceğiz. Hepiniz hoş geldiniz...&lt;br /&gt;Lami Tiryaki&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1199931305741402220-5885621467309359351?l=lamininyeri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lamininyeri.blogspot.com/feeds/5885621467309359351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1199931305741402220&amp;postID=5885621467309359351' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/5885621467309359351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1199931305741402220/posts/default/5885621467309359351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lamininyeri.blogspot.com/2008/03/merhaba.html' title='Merhaba'/><author><name>Lami Tiryaki</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01164054523531110598</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
